Menü İcon

Solmaz Kâmuran romanı ‘Kösem’de gerçek Kösem Sultan’ı anlatıyor...

Muhteşem Yüzyıl Kösem dizisiyle yeniden gündeme gelen, Valide Sultanların en güçlüsü Mahpeyker Kösem Sultan'ın hikayesini bir de buradan dinleyin... Solmaz Kâmuran’ın romanı ‘Kösem’de bambaşka bir Kösem sultan anlatılıyor...

Röportaj Gazetesi

Solmaz Kâmuran romanı ‘Kösem’de gerçek Kösem Sultan’ı anlatıyor...

Hayata Anastasia adıyla Tinos Adası’nda başladı. Saraya köle gittiğinde henüz 13’ündeydi. Şimdi, Osmanlı’nın en güçlü kadını olarak anılıyor: Mahpeyker Kösem Sultan... Elimizde tek bir resmi bile olmayan Kösem Sultan, ismiyle müsemma, ömrü boyunca ‘öncü lider’ olmuş. Hikâyesiyse, Solmaz Kâmuran’ın romanı ‘Kösem’de anlatılıyor.  

- İktidar şerbeti neden kan kokar?
Hayat değişim üstüne kurulu. Yenilikler, değişmek bizi ileri götürüyor. Ama iktidara gelenler bunu istemez. Kendi iktidarlarının devamında ısrar ederler, bu da değişime, hayata karşı çıkmaktır. Bunu yani yerinde kalmayı nasıl sağlayacaklar? Baskıyla… Hele de o dönemlerde... Ölüm, iktidarın kardeşi o zamanlarda. Senin hayatın başkalarının ölümüyle sağlanıyor. Baş döndürücü bir şerbet gibi düşündüm ama kan kokan bir şerbet. Cinayetlersiz var olamayan bir iktidar…

- Sizin gözünüzde Kösem nasıl biri?
Bence iyi bir insan, en azından başlangıçta… Çocuklarını koruyor, son derece de yardımsever ve merhametli.

Untitled-2

- Açları doyururmuş.
Kayıtlarda öldüğünün ertesi günü İstanbul’daki yoksulların aç kaldığı yazıyor. Yanında çalışanlara da haftada iki gün izin verir, herkesi evlendirirmiş. Evlendirmek, önemli bir sosyal olgu.

- Muhtemelen çeyizlerini de kendi hazırlıyor.
Tabii. Saraya bir yığın kız alınıyor. Bunların hepsi padişahın gözdesi olacak değil… Ya orada yaşlanıyorlar ya da iktidar değiştiğince eski saraya gönderiliyorlar. O kızları evlendirmesi iyi niyetli, çevresini düşünen, onlar için kaygılanan, sorumluluk taşıyan bir insan olduğunu gösteriyor. Demokratik bir sistemin olmadığı bir imparatorluğu yönetmek, tüm sorumluluğu tek başına almayı gerektiriyor. Hoş görmek anlamında söylemiyorum ama o çarkta varlığını, en başta da canını korumak adına gaddarlığa varan acımasızlıklar olabiliyor. Bu nedenle kötüydü diye kestirip atmak haksızlık olur.

- Kösem, hemen tüm tarihçiler tarafından Osmanlı’nın en güçlü kadını olarak gösteriliyor. Sizce de öyle mi?
Tek başına karar verme yetkisine resmen sahip olmasından dolayı öyle diyorlardır. Safiye Sultan’ın eşi sultan. Hürrem Sultan ve Nurbanu’nun da keza öyle. Bu kadınlar, padişah olan eşlerini özel bir yetkileri olmadan etkileyip yönlendirmiş. Kösem öyle değil, resmen bir kral naibi gibi hareket etmiş. Bu dönem çok ilginçtir. Osmanlı hanedanı neredeyse bitmek üzere, veliaht yok ya da çok küçük.

Untitled-4

- Kösem, naibe olarak Osmanlı’yı kurtarmış sanki.
Evet, o dönemde tahta çıkanların hepsi çocuk. Kösem’in eşi I. Ahmet tahta çıktığında 13 yaşında. Daha sünnetsiz... IV. Murat, 11 yaşında tahta çıkmış. İbrahim yine genç bir delikanlı ki hanedan artık ondan yürümüş. Devletin, hanedanın neredeyse bitmek üzere olduğu bir dönem. E o dönem kadınlar önemli olmayacak da kim önemli olacak?

- Kösem’in devleti yönetirkenki hali-tavrı nasıl?
Genellikle adil ve doğru. Ama bunu tek başına yapmıyor tabii, danıştığı devlet adamları var muhakkak. Deneyimli bir kadın bu konularda. Yine de ne kadar bilgili, deneyimli olursanız olun daima hata yapabilirsiniz. Kolay değil. Bedeli de çok ağır olabilir.

- Genç Osman, şehzade Mehmet’i öldürttükten sonra Kösem bambaşka bir insana dönüşüyor.
Osmanlı arşivlerinde şu yazıyor: Kösem, başkasının çocuğunu kendi çocuğu gibi büyütmüş, onlarla gezmiş, onlara bir şeyler öğretmiş bir kadın. I. Ahmet, çocuklar 12 yaşına geldiğinde ona “Bu çocuklarla bu çeşit ilişki bitecek” diyor. Genç Osman, Kösem, Eski Saray’a gittiğinde, onu ziyaret de ediyor ve burada şenliklerle ağırlanıyor. İnsan, merhamet olmasa başkasının çocuğuna karşı nasıl böyle bir bağ kurabilir? Kösem, 27 yaşına kadar ondan fazla çocuk doğurmuş. Bir anne olarak, hem sevdiği şehzadelerin hem de kendi erkek çocuklarının başına gelenler çok acı. E bu kadın tabii ki değişir. Bu kadınların çocuklarından başka hiçbir varlıkları yok. Maddi olarak var ama kocaları onlar için o kadar önemli değil. Çünkü o kocayı zaten paylaşıyor. Bugünün modern kavramlarıyla o günkü ilişkileri değerlendiremeyiz. Aşk çok modern bir kavram.

Untitled-3

- Ne demek bu?
Hayat biçimi, kentleşme, sanat dallarının hayatın içine girmesi, üretim ve tüketim biçimlerinin değişmesi, duygusal yapıyı da kavramları da değiştirir. Aşk bu açıdan moderndir diyorum. Ama eski dönemde böyle bir algı yok. Durumu olduğu gibi kabul ediyorlar. Dolayısıyla Kösem’in çocuğa duyduğu şey, aşkla tarif edilebilecek bir şey değil. Kadınla çocuk arasındaki ilişki yüzde yüz bir ilişki. Bu, kadınların hepsinde olan bir genetik özellik. Sarayda da tek gerçek ilişki bu.

- Kösem, “Herkes önceleri melektir, bazıları sonradan şeytan olur” diyor. Dediği dönüşümü de zaten kendi çocukları söz konusu olduğunda yaşıyor.
Tabii ki... IV. Murat, şehzade Kasım’ı öldürttükten sonra annesi olan Kösem’e şöyle diyor: “Beyazıd’la Süleyman öldüğünde katil değildim de şimdi mi oldum? Onlar kardeşimdi ama senin oğlun değillerdi. O zaman devletin bekası önemli demiştin, şimdi devletin batsın diyorsun.”

- IV. Murat’ın çimenlik bir yerde uzaktan dans ettiğini gördüğü birkaç kadını boğdurduğu, saray duvarına yakın geçen kadınlarla dolu bir kayığı batırttığı doğru mu?
Doğru.

- İktidara gelenlere neler oluyor böyle?
Günümüzde diyelim ki sen yöneticisin ve seçilerek geldin. İnsan olarak modern dünyada sıkılma hakkın var. Pek rastlanmamakla birlikte bu iktidardan vazgeçebilirsin. Çıkar, gidersin. Ama o dönemde böyle bir şey yok. Hiçbiri “Ben artık gidiyorum” diyemez.

- Ama iktidarı seviyorlar.
Çünkü içine doğuyorlar.

- III. Mehmet, tahta çıkar çıkmaz 19 kardeşini, sonra da 16 yaşındaki oğlunu öldürtmüş tahtını güvenceye almak için.
O iktidar, o dönemin yasalarına göre onun hakkı. Fatih Kanunnamesi diye bir şey var ve Fatih’ten I. Ahmet’e kadar bu kural sürüyor. Fatih bu işe bebek kardeşini öldürterek başlamış. Padişahlar bu sistemin içine giriyor. Bu, tek başlarına verdikleri bir karar değil. Böyle bir şey yapmama özgürlükleri de yok. Düşün, bir çocuk doğuruyorsun ve eğer abisi varsa öldürülecek. Anne olarak bunu biliyor, bunun dehşetiyle yaşıyorsun.

- Kitaptan bir alıntı: “Merhamet, buralarda insanın sonunu getiren bir zaaftan başka bir şey değildi.” Osmanlı’nın özeti sizce bu mudur?
Sadece Osmanlı demeyelim. Benzer yöntemler Fransız hanedanlarında da, İngiltere’de de uygulanıyordu. Kazıklı Voyvoda’dan bahsediliyor; esirleri kazığa geçiriyormuş. E onun döneminde padişah olan Fatih de insanları kazığa geçirtiyordu. Tesadüf değil. Mesela Kanuni’nin tahtta olduğu dönemde Almanya’da V. Karl var, İngiltere’de VIII. Henry var, İtalya’da Borgialar var, Fransa’da I. François var. Her yerde bir güç yükselmesi var. O yüzden o dönemi anlatan TV dizisinin adının ‘Muhteşem Yüzyıl’ olması çok yerindeydi bence. 

- Sonra peki?
Franco, Mussolini, Hitler, Stalin ve farklı olmasına rağmen acımasız bir politik karakter olarak Churchill… Hepsinin aynı döneme rastlaması tesadüf olabilir mi? Demek dünyada benzer bir hareketlenme var ve bu da benzer liderlerin, benzer yöntemlerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Tamam, orada kardeşlerini öldürtmek gibi bir kanun olmayabilir ama bir devamlılığı sağlama, iktidarını sürdürme hırsı orada da mevcut. Osmanlı’nın bir anlamda Bizans’ın devamı olduğunu söyleyen tarihçiler bence haklı. Gerek toprak yönetimi, gerek saray gelenekleri ya da hadım hikâyeleri Bizans’tan gelme şeyler. Asker ve ruhban sınıfının çekişmeleri de Bizans’ın devamı.

Untitled-5

'BİR ŞEY YAZDIĞIMDA ÇETİN'E OKURDUM'

- Eşiniz Çetin Altan’ı yakın zamanda kaybettiniz. Hayatınızın bu dönemi nasıl geçiyor onsuz?
Çok zor. 18 yılı devirmiştik. 24 saat beraber olan bir çifttik. Çok ortak yönümüz vardı, iyi anlaşıyorduk. Yazı, şiir, edebiyat, müzik, resim konuşuyorduk. Bana Fransızca kitaplar okurdu, dans eder, yemeğe giderdik. Birbirimizi tamamlıyorduk. Birlikte eğlenir, zamanı unuturduk.  Ben bir şey yazdığımda her akşam ona okurdum. Onun yazılarını da ilk ben okurdum. Bütündük.

- ‘Kösem’, Çetin Bey okumadan yayımlanan ilk kitabınız.
Evet, ilk kez yalnız başıma... Ama hala dı’lı geçmiş kullanamıyorum. Sanırım birbirimizi mutlu ettik uzun yıllar boyunca. Başkalarına fazlaca ihtiyaç duymadan, baş başa yaşadık.

- Bir ara ayrı kaldınız…
Çetin kalçasını kırdıktan kısa süre sonra kendi içine kapandı. O dönemde, o evde fazlayım gibi bir hisse kapıldım. Ama bu Çetin’den ötürü değildi. Sanki ihtiyaç duyulmuyormuşum gibi oldu. Sanki iki hemşire benim yerimi doldurabilirmiş gibi... Bu beni üzdü. Evde tek başıma yalnız oturuyordum, sürekli ağlıyordum. Çetin yazı yazmakta zorlanıyordu, zor ve kasvetli bir döneme girmiştik, hep uyuyordu. Benimle de artık az konuşuyor olmuştu. Bir şey söylüyordum, hatırım için hı hı yapıyordu. Anlıyordum bir şey anlattığımda yorulduğunu... Vücudun ruha uymaması çok kötü bir şey... O zaman “Ben kendi evime gideyim hayatım, sen de istediğin zaman beni ara, ben gelirim” dedim. Kalktım, kendi evime geldim. Bu, yaklaşık bir buçuk yıl sürdü. Bunu saklayacak değilim. Son anına kadar maalesef yanında değildim ama o elden ayaktan düştü de ben onu bıraktım gibi bir şey yaşanmadı. Hep dediği gibi, “Ölmeden evvel ölür kişi.” Evet, bazen böyle oluyor. Çok uzun ve güzel bir beraberlikti, bende hep taptaze kalacak. 

- Cumhuriyet’e yazdığı son yazıda “Torunlarımıza bırakmayı hayal ettiğimiz ülke bu değildi” yazmıştı. Ne düşünüyorsunuz?
Bence bu Çetin’in tipik bir cümlesi değil. Çetin Altan’ın bütün yazılarını okuyan bir insan, onun böyle bir cümlesine yüzde yüz inanmaz, inanamaz. Bu, karamsar bir cümle. Çetin Altan, günlük politikalar üzerine asla oynamazdı. Özellikle de son 20 yılda yazdığı yazılarda doğrudan birini hedef alıp da onu yazmışlığı yoktur. Herkesin aklında o cümle kalmış olabilir ama benim aklımda kalan sözü “İnsanlık geriye gitmez”dir. İçinde yaşadığımız an zor görünebilir. Ama geniş zamanda insanlık gerçekten de asla geriye, kötüye gitmez ve doğru sallansa da asla devrilmez.

- Planlarınızda ne var?
Arılarla insanların hayatında paralellik kurarak yazdığım bir romanım var. Yarım bırakmıştım, ona devam edeceğim. Bu, Türk-Kürt meselesi üzerine bir dostluk romanı. Kendimi Türk-Kürt meselesi üzerine yazmak zorunda hissediyorum. Görev gibi… Ondan sonra bir yemek kitabı fantezim var. Anektodlu… Belki içine bahçe, çiçek filan da koyarım. İşte böyle…

Söyleşi: İpek İzci

,

Yorum Yaz