Menü İcon

Samet Güzel: Lugano’nun tercümanlığını yapmak çok zordu

Hepimiz onu Fenerbahçe’nin tercümanı ve Alex de Souza’nın yakın dostu olarak tanıdık. Fenerbahçe’nin en başarılı dönemlerinden birinde takımın bir parçası olan Samet Güzel’i Bahçeşehir Üniversitesi’nde konuk ettik ve çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Röportaj Gazetesi

Samet Güzel: Lugano’nun tercümanlığını yapmak çok zordu

İlk olarak Avrupa’daki temsilcilerimizden başlamak istiyorum. Galatasaray, Astana deplasmanından beraberlikle ayrıldı ve puanlar paylaşıldı. Karşılaşma hakkında neler söylersin?

Aslında rakip takımlar hakkında yorum yapmak çok tarzım değildir ama elbette bir futbolsever olarak birkaç yorum yapabiliriz. Galatasaray, bu sezon kimsenin beklemediği derecede ilginç bir transfer politikası izledi. Özellikle taraftar gözünde yönetim biraz sorgulanmaya başladı. Son günde bir transferde (Großkreutz) yanlışlık yapılması ve takımın iki iyi oyuncusunun (Melo & Telles) son anda gönderilmesi biraz camiayı sarstı. Futbol anlamında da geçen seneden oldukça uzak bir görüntü gösteriyorlar. Elbette ilk maçlarda istediğini alamamak hedeflerden kopmak anlama gelmez. Fakat şu bir gerçek ki Galatasaray, Şampiyonlar Ligi’ndeki alışık olduğumuz görüntüsünden uzak. Sonuçta Avrupa’daki bir temsilcimiz. Umarım önümüzdeki maçlarda iyi sonuç alırlar.

Beşiktaş – Sporting Lizbon karşılaşmasını nasıl değerlendirirsiniz?

Beşiktaş ilginç bir sezon geçiriyor bence. Son iki sezonda ligde mutlak şampiyonluk adayı olarak gösterilmişlerdi. Bu sene kendilerini pek fazla öyle görmediler belki ama takım onları o hedefe doğru ittiriyor. Avrupa’da ne kadar ileriye gidebilirler, pek fazla bilmiyorum ama Sporting maçında Beşiktaş’ın oynadığı futbol özellikle ilk yarıda pek parlak değildi. Ancak Beşiktaş’ın ön tarafı çok renkli; Quaresma, Sosa, Gökhan, Gomez, Oğuzhan bunlar çok iyi oyuncular. İkinci yarı oynanan futbol daha iyiydi. Ben alırlar maçı diye düşündüm ama nefesleri yetmedi diyebiliriz.

Son olarak Celtic – Fenerbahçe karşılaşmasını değerlendirelim. Fenerbahçe, mükemmel bir dönüş yaparak maçı 2-2’ye getirdi.

Benim için geri dönüşler 2-0’dan 3-2’ye getirmektir maçı. 2-0’dan 2-2’yi ben geri dönüş olarak adlandırmıyorum. İkinci yarının ilk 15 dakikası Fenerbahçe çok büyük bir baskı kurdu. Rakip de bunu beklemiyordu. Renkli bir reaksiyon verdi takım. Herkes reaksiyon verdi ve 15 dakika boyunca Celtic şoke oldu. İlk yarıda da son 5 dakika haricinde pek de iyi oynamadı Fenerbahçe. İlk yarıya 2-1 gidilmesi ve o moralle ikinci yarının başında duran toptan gelen gol sonrası hepimiz ‘acaba 3-2 olur mu?’ diye düşünmeye başladık ama bence rakip o şoktan uyandıktan sonra oyunu dengeledi, fırsatları da buldu. 2-0’dan 2-2 iyi bir skor neticede. Maçı kaybetmektense, böyle bir maçı geriden gelip yıldızlarla da olsa berabere bitirmek iyidir. Bunlar işin pozitif kısmı fakat Fenerbahçe’de ciddi bir defansif sorun var. Takım 2 maçtır geriden gelmeye çalışmaktan helak oldu neredeyse. 2-0 geri düşüp sonra skoru kurtarmaya çalışmak hiç de kolay değil, bu fiziksel ve aynı zamanda psikolojik bir yorgunluk oluşturur. Geriden gelip kazanırsanız bu psikolojik olarak size olumlu yansır ama geriden gelip kazanamazsanız bu sizde bezginlik oluşturabilir. Defansif anlamda hiç iç acıcı gözükmüyor takım. Bunu çözersek önümüzdeki sezon özellikle ligde çok büyük bir avantajımız olur. Çözemezsek ise büyük problemlerle karşılaşacağız.

Şu andaki Fenerbahçe’yi nasıl buluyorsun? Pereira’nın van Persie ve Fernandao tercihlerini nasıl değerlendirirsin?

Şimdi, klasik bir tabir vardır ya, futbolcular sık sık kullanır “Önemli olan takımın kazanması. Ben yararlı olmaya çalışacağım. Rekabet olsun, bundan kazanan takım olur” diye. Aslında biraz ileri uçtaki rekabet bunu işaret ediyor. Fernandao oyuna giriyor golünü atıyor, van Persie yedek kalıyor, içerliyor ama oyuna giriyor ve golünü atıyor. Kazanan da Fenerbahçe oluyor. Bu olduğu sürece sıkıntı yok ama bu rekabet, arada kopmalara, ilişkilerde bozulmalara yol açtığı takdirde işte o zaman sıkıntı olabilir. Bu yüzden de aslında Pereira bu ileri uçtaki rekabeti iyi götürüyor diyebilirim. Bu rekabetten de kazanan Fenerbahçe olacaktır. Robin van Persie ve Fernandao farklı karakterdeki oyuncular ama farklı zamanlarda çok güzel işler yapıyorlar. Fenerbahçe’nin ileri ucu çok iyi.

Alex de Souza Türkiye’den ayrılalı 3 yıl oldu. Kendisi şu anda ne yapıyor?

Alex şu anda emekli hayatı sürüyor. Futbolu bıraktıktan sonra futbolcuların bir bocalama süreci vardır. Alex o bocalama sürecini atlattı çünkü ailesi ve sevdikleri hep yanında. Kendi ülkesinde, kendi şehrinde. O yüzden çok büyük sıkıntılar yaşamadı ama elbette burada 8-9 senelik farklı bir macera, farklı bir hikaye bıraktı Alex. Türkiye ve Fenerbahçe onun hayatında farklı bir öneme sahip. Aynı zamanda Alex de bizim hayatımızda çok farklı bir yere sahip. İleride çocuklarımıza anlatacağımız bir insan. Yakinen tanıdığımdan dolayı çocuklarımla tanıştırabileceğim bir insan. Şu anda çocukları tenis oynuyor Alex’in. Onlar da birer sporcu olma yolunda hızla ilerliyorlar. Ailece tenise zaten hep meraklılardı ama şu anda ailece daha fazla tenise bağlanmaya başladılar. Çocukların turnuvaları oluyor, oraya gidiyorlar. O turnuvalardan çıkıp ziyaret etmeleri gereken birileri varsa onlara gidiyorlar. Alex spor yapmaya devam ediyor. Arkadaşlarıyla profesyonel olmasa da amatörce futbol oynamaya devam ediyor. Buraya geldiği zaman bizim arkadaşlarla yaptığımız halı saha maçlarına artık Alex’i de davet edeceğiz. Ona ben zaten hep söylüyorum. O da her zaman gülerek “oynarız” diyor. Bu kadar da mütevazı bir insan kendisi. Alex çok güzel bir insan. Basit yaşamayı sevdiği için çok sıkıntılar yaşayacak bir insan değil. Elbette burayı çok özlüyor. Alex’in hikayesi -ben hep söylerim- bitmedi, sadece yarım kaldı. Bir gün hikayesine devam etmek üzere inşallah yeniden ülkemize geri dönecektir.

Zico Fenerbahçe’den neden ayrıldı? Bunu bir de senden dinleyebilir miyiz? Tam olarak problem neydi?

Zico’nun ayrılması açıkçası çok ilginç oldu. Kimse beklemiyordu. Ben de beklemiyordum hatta tatildeydim. Herkes özellikle 2008 başarısından sonra Zico’nun devam edeceğini, üzerine koya koya takımı daha değişik yerlere getirebileceğini düşünüyordu. Herkes hemfikirdi çünkü herkeste Zico’ya karşı bir güven oluşmuştu. Ancak, o sene şampiyon olamamamız camia olarak bizi üzmüştü. Ben tatilde Brezilya’daydım, Zico’nun ayrıldığını duyunca çok şaşırdım. Çok süreci oldu onun. CSKA maçının devre arasında herkesin bildiği gibi Zico’nun abisiyle başkan arasındaki sürtüşme… Sonrasında Zico’nun kardeşini başkanın istememesi… Daha sonra sezon sonunda tekrar masaya oturulduğunda bazı mevzularda yine bu konular üzerine anlaşılamaması ayrılığa neden oldu. Sonuç olarak belirli bir sebep yoktu ama Zico ile devam etmek istenmedi. Zico çok devam etmek istiyordu ama kendisi gerçekten istenilseydi bence bir orta yol bulunurdu ve Zico o dönem devam edebilirdi. Tam bir sebebi yok Zico’nun ayrılışının. Ufak ufak sebepler birleşti ve devam etmeme kararı alındı.

Maçlardan bir gün önceki kamp günleri nasıl geçiyordu? Biraz ortamdan bahseder misin?

Benim en sevdiğim günlerdi. Haftanın en sevdiğim günleriydi. Haftada iki maç yapıyorsak maç günü zaten çok özel ve heyecanlı ama maçtan önceki gün benim için daha özeldi. Benim bir huyum vardı, insanlar bana çok gülerdi ama ben bir futbolcu gibi hazırlanırdım. İşte sabah kalkardım kıyafetlerimi hazırlardım, antrenmana giderdim. Maçta giyeceğim kıyafetlerimi hazırlardım. Saçlarımı ona göre yapardım. Uyku saatime dikkat ederdim. Sabah kalkar, sporumu yapardım. Sanki maça ben de oynayacakmışım gibi hazırlanırdım. Hatta takımdakiler bana hep takılırlardı ‘sen mi oynayacaksın?’ diye. Benim çok hoşuma gidiyordu kamp ortamı. Özellikle o ruhu oluşturmak çok özel bir duyguydu benim için. Annem ve babam şahittir, çoğu zaman gece 12 ve 1 gibi kalkıp “Dayanamıyorum, Samandıra’ya gideceğim ben” diye çok gitmişliğim var tesislere. Odama gider yatardım. Çünkü orası kendimi çok sıcak ve çok iyi hissettiğim bir yerdi. Çok seviyordum Samandıra’da kalmayı. Odamı çok seviyordum Samandıra’da. O yüzden Fenerbahçe’ye dair neyi özlüyorsun diye sorsalar, en fazla odamı özlüyorum diye cevap veririm. Maçları yaşadığımız yerler, maç sonrası üzüntü yaşadığımız yerler oralardı. O yüzden en fazla özlediğim yer orası. Kamplar çok güzel geçerdi. Tavla atılırdı, play station oynanırdı, kitap okunurdu, maç varsa beraber izlenirdi. Özellikle 100. yılımızda rakiplerimizin oynadığı maçları çok fazla takip ediyorduk. 100. yılda şampiyonluk çok önemliydi bizim için. Rakiplerimizin puan kayıpları sonrası şampiyonluğa yaklaştığımızdaki mutluluk tarif edilemez asla. Bütün toplantılar kamplarda yapılıyordu. Çok güzeldi her şey.

Futbolcuların hocalara olan yaklaşımı nasıl oluyor?

Genelde futbolcuların hocalara bakış açısı nettir. Hocaya saygı gösterirler, fizik kondisyonerlere genelde çok çalıştırıyor ve koşturuyor diye gıcık kaparlar. Kişisel bir sorun olmadığı takdirde oyuncuların çok fazla hocayla sıkıntısı olmuyor. Hocayla çok fazla vakit geçirmekten de hoşlanmazlar. Zaten hoca da futbolcularla vakit geçirmekten hoşlanmaz. Birbirlerini genelde saha içerisinde görürler. Takım toplantılarında, kamplarda ve yemeklerde görürler. Onun haricinde futbolcular ve hoca arasında pek bir paylaşım olmaz. Özel olarak görüşmedikleri takdirde tabi. Yabancı hocaya Türk futbolcunun bakışı ya da Türk hocaya yabancı futbolcunun bakışı değişir ama. Çok genel bir soru bu. Ben de bu şekilde genel cevap verdim.

Karşılaşma esnasındaki çevirmenliği nasıl yapıyordun? Özellikle derbilerde, çok yoğun oluyor saha kenarı…

Futbolun dili biraz evrensel olduğu için, tercümanlık oyunun durduğu anlarda yapılan taktiksel müdahaleler haricinde kenardan bağırmalarla devam ediyor. Zaten teknik direktör bile oyuncuya bir şey anlatamıyor. Oyuncuya sahaya çıktıktan sonra müdahale edebilmek çok fazla mümkün olmuyor. Mesela Aykut Hoca, Trabzonspor maçında rakiple ilgili bana çok önemli bir bilgi söyleyecekti. Oyun durdu. Aykut Hoca bana seslendi ve ‘Ne pahasına olursa olsun, koş içeriye ve Volkan’a şunları şunları söyle!’ dedi. Ben de saha içerisinden hızla koştum ve Volkan’ın yanına kadar gidip söyledim geri döndüm. Oyun da durmuştu zaten. Sonuçta hakem bana kart da göstermeyecekti.  Bu tür müdahalelerimiz çok oldu ama akan oyunda çok fazla müdahale mümkün değil. Bağırıyorduk ama sesimiz zaten çok zor gidiyordu.

“Lugano’nun tercümanlığını yapmak çok zordu”

Tercümanlığını yaparken kendimi en keyifli ve rahat hissettiğim isim Alex’ti. Onu tanıdığım ve duygularını iyi bildiğim için Alex’i çok iyi tercüme ederdim. Roberto Carlos da çok sempatikti. Zaten o sizin rahat hissetmenizi sağlıyordu. Çok pozitif bir futbolcuydu kendisi. Zorlandığım tek isim Lugano’ydu çünkü Lugano, ne İspanyolca, ne de Portekizce konuşuyordu. Böyle ikisinin arası bir dil konuşuyordu. Ben onun konuştuğu dile “Portanyolca” diyordum. Anlamadığım çok zaman oluyordu ve bazen röportajlarda durup Lugano’ya ‘Lütfen biraz daha basit konuş, bir tanesini seç!’ dediğim çok oldu. ‘Ya İspanyolca konuş, ya da Portekizce’ diyordum. Ben ikisini de anlıyorum ama ikisini de karıştırınca canlı yayında olmuyor maalesef. O yüzden biz Lugano ile çok esprili bir şekilde atışırdık. Hatta bir röportajda Lugano o kadar çok konuştu ki; konuştuğu şeyin başı ve sonu çok alakasızdı ve ben hiçbir şey anlamamıştım. O da kendi konuştuğu şeyden pek bir şey anlamamış. Konuşmasının en sonunda (insanlar tabi bunu anlamadı) bana şöyle dedi: “Samet, saçmaladığımın farkındayım. Ben de birşey anlamadım. Sen kendi kafandan bir şeyler çevir, beni yakma yeter”. Ben kafama göre bir şeyler söylemiştim. Lugano biraz karışık bir adamdı.

Fenerbahçe’nin 100. yıl kadrosundan hala görüştüğün isimler kimler?

Andre Dos Santos, Bilica ve Appiah ile hala görüşüyorum. Anelka ile de görüşüyordum ama koptuk. Edu Dracena ile görüşmüyoruz.

“Bana Fenerbahçe sayfasını açan kişi Volkan Ballı’dır”

Volkan Ballı beni işe alan kişidir. Elbette son onay başkandan geçmiştir ama benimle ilk mülakatı yapan ve benim hakkımda olumlu görüşlerini yönetime sunan kişi Volkan Ballı’dır. Bu yüzden bendeki yeri her zaman ayrıdır.

En unutamadığın maç hangisi?

Deplasmandaki Sevilla maçı. Çok özel bir maçtı. Hayatımın en güzel günlerinden bir tanesi olabilir. Çünkü insan hayal ederek yaşar ve ben özellikle Şampiyonlar Ligi’nin başından beri hep oralarda olabilmeyi, ilk defa oralarda olabilmeyi kendi çapımda hayal etmiştim. Penaltılarda bile etrafa bakıp, “olacak” duygusunu hissetmek, herkesle bir olmak… Zaten kazandıktan sonraki o sevinç inanılmazdı. Ben zaten sahanın ortasında ağlamıştım. Bir şeyi hayal ettiğinizde, onun gerçekleştiğini görmek inanılmaz bir duygu.

En üzüldüğün maç hangisi?

2006’daki Denizli maçı. Son maçlarda kaybettiğimiz çok maç oldu aslında ama ilki her zaman acıtır derler ya. Denizli baya acıtmıştı. Yaş olarak da ufaktım. İlk senemdi. Son maçta şampiyonluğu kaçırmak beni fazlasıyla etkilemişti.

Takımda en iyi giyinen oyuncu kimdi?

Appiah… Muhteşem giyiniyordu. Onun üzerine daha iyi giyinen görmedim. Giydiğini yakıştırıyordu kendine. Biz hayranlıkla bakardık kendisine. Volkan Demirel de iyi giyinirdi. Çünkü fiziği iyi ve boyu müsaitti. Giydiğini yakıştırıyordu kendine. Emre Belözoğlu da fiziğine göre şık giyinirdi ama en iyi Appiah’tı.

En çok dalga geçilen oyuncu kimdi?

Çok vardı. Guiza’nın olduğu zamanda oyuncular Guiza’ya takılmaktan çok keyif alırlardı. Mesela çok şakacı bir adam olduğu için herkes Deivid’e de takılırdı. Baroni ise çok ciddi biriydi. Kendisiyle kolay kolay dalga geçilmezdi. Kendisiyle dalga geçmeniz için Baroni’nin çok yakını olmanız gerekir. O hep mesafeyi korurdu. Guiza en fazla gırgır yaptığımız adamdı.

Luis Aragones ile de çalıştın. Kendisini nasıl açıklarsın?

Ben Aragones’i çok seviyorum. Keşke daha uzun zaman geçirebilseydik ve ondan çok daha fazla şey öğrenebilseydim. Çok kısa kaldı ama o süre içerisinde bana çok şey öğretti. Hem insani hem de futbol anlamında kendisinden çok şey öğrendim. Onun birebir çalışmalarında ve insan ilişkilerinde çok iyi bir insan olduğunu söyleyebilirim. Aynı zamanda çok da iyi bir hocaydı. Bence oynatmak istediği futbol bize uyuyordu ama belki biraz yöntemi ve üslubu değişik olduğu için, biraz yaşlılık da vardı, oyuncu grubuyla çok iyi anlaşamadı ve bu süreç biraz sancılı geçince biz şampiyonluğu kaybettik. Fenerbahçe’de şampiyon olmadığınız zaman biraz sıkıntılı oluyor işler. 10 sene önce gelebilmiş olsaydı çok daha fazla yararı olabileceğini düşünüyorum. Ama ben kısa sürede şahsi anlamda kendisinden çok şey öğrendim. Nur içinde yatsın.

Alex’in kontratını sonlandıracağını biliyor muydun? Bunu ilk nasıl öğrendin?

Kontratın sonlandırılacağı günü bilmiyorduk fakat sonlandırılmak istenildiğini biliyorduk. Ben şahsen biliyordum. Biz o günün ne zaman olacağını bilmiyorduk. Alex de bunun bir gün olacağını biliyordu. Yavaş yavaş ben de ne zaman olabileceğini tahmin etmeye başlamıştım çünkü bunun sinyalleri, bunun işaretleri zaten daha önceden verilmişti.

Sence kendisine nasıl bir veda yapılması gerekiyordu?

Alex, en azından Kadıköy ile vedalaşıp gitmek istiyordu. Onun tek isteği buydu. Bu olur mu, olmaz mı, hep düşünüyordu. Bu olsaydı şu anda Alex vicdani anlamda daha rahattı. Belki bizler, belki yönetim, belki başkan vicdani anlamda daha rahat olurdu. Herkes o dönemde hata yapmış olabilir. Kulübün de hatası vardı, Alex’in de hatası vardı. Şahsım adına ben de hatam varsa kabullenebilirim ama sonuç olarak birbiriyle özdeşleşmiş iki tane figürdür Fenerbahçe ve Alex de Souza. Keşke hak ettiği vedayı yapabilseydik ve öyle gönderseydik, daha iyi olurdu. Bu iz her iki tarafın sırtında yük olmaktan da kurtulsaydı keşke. Çünkü Alex de ömrü boyunda ‘Kadıköy’de bir veda yapsaydım’ diyecek. Ben eminim ki, kulüpteki büyüklerimiz de yönetici kimliklerinden çıkıp taraftar kimliklerine büründüklerinde Alex’in Kadıköy’de jübile yapmasını isterler.

İleride tercümanlık yapmayı düşünüyor musun?

Şu anda burada oturuyor ve konuşuyorsam, insanlar beni dışarıda görüp tanıyorsa, bu benim tercümanlık mesleğini başarılı bir şekilde icra ettiğim içindir. Bu mesleği benimsettiğim için buradayım. Bu mesleği asla küçümsemeyeceğim ama hayatımda daha büyük hedeflerim var. Şu an bir reklam şirketim var, onu büyütmeyi hedefliyorum. Öte yandan, futbolun içinde daha fazla karar verebilen mercilerde görev almak istiyorum. Bununla ilgili kendimi geliştiriyorum. Ne zaman bana şans gelir, ne zaman çalışma fırsatı bulurum bunu bilemem ama sporun içerisinde kalmak istiyorum. Bunlarla ilgili çok hayallerim var. Mesela, Alex ile birlikte Fenerbahçe’de çalışmayı ben de zaman zaman düşünüyorum. Ama hayat o kadar dinamik ki, bazen düşündüğünüz şeyler gerçekleşmeyebiliyor. O dönemki kulüp başkanı Alex’i isteyebilir ama beni belki istemez. Ya da beni ister, Alex’i istemez. İlla birlikte olacağız diye bir şey yok. Önemli olan gönüllerin bir olması. Alex, beni yanında istediği her zaman hayatımın her anında onunla birlikte her yere giderim. Bunu kendisine de çok söyledim. Bakalım zaman ne gösterecek? Alex belki teknik adam değil de, sportif direktör olarak gelir. Belki Fenerbahçe’ye değil de, Barcelona’ya gider. Belki biz de oralarda yardımcı oluruz birbirimize. Biraz akışına bırakmak gerekiyor.

Teknik direktörlük ile alakalı bir eğitim almayı düşünüyor musun?

Düşünüyorum. Önümüzdeki seneden itibaren işin biraz saha içi kısmına yönelik eğitim almayı düşünüyorum. İnsanlar bunu yanlış anlamasınlar. Hemen buradan ‘Mourinho gibi olacak’ diye bir genellemeye girilmesin. Futbolun pratik kısmını çok gördüm. Ben 19 yaşımdan beri bu işin mutfağındayım. Bu işin en güzel yerindeyim. Türkiye Kupası da gördüm, 2 tane Türkiye Şampiyonluğu da gördüm, Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final de gördüm. Bunların hepsinin mutfağındaydım ve hazırlanışını gördüm. Bende pratiği var. Hazır pratiğini de görmüşken, teorisi nasıl diye öğrenmek istiyorum. İnsanlar çok küçümseyebilirler ama bir kere bile soyunma odası tecrübeleri olsa, eminim ki senelerce onu anlatırlar. Ben senelerce soyunma odasında bulundum, her maçın hikayesini biliyorum. Bu bambaşka bir deneyim. Olayın teorik kısmını öğrenip daha sonra yaşım ilerledikçe futbolun içerisinde yer almak istiyorum.

Söyleşi: Samet Güzel

,

Yorum Yaz