Menü İcon

Yılmaz Erdoğan: İnsanın En Zorlandığı Şey Kendisiyle Vedalaşmak

Adamın rölantisi kuvvvetli olacak yani seni 10 yıl sonra da görsem ve sen hâlâ eski sensen, bir sorun var. Yeterince cesur davranmamışsın. Değişmen gereken zamanda değişmemişsin ve eski kendinle de vedalaşmamışsın...

Röportaj Gazetesi

Yılmaz Erdoğan: İnsanın En Zorlandığı Şey Kendisiyle Vedalaşmak

Yılmaz Erdoğan, uzun zamandır basından uzaktı. Televizyonlara çıkmadı, gazetelere konuşmadı. Şimdi, Russell Crowe’un yönettiği “The Water Diviner” filmiyle dünyanın karşısına çıkıyor. Bu vesileyle, hakkında “Yılmaz” diye bir de kitap yazdığım “ranza arkadaşımla” bir röportaj yaptım. Sohbetimizin konusu, her şeydi...

1978’de, ben ortaokul, o ilkokul öğrencisiyken, ben Hakkâri’de o Ankara’da okurken, bir yaz tatilinde ortak bir akrabamızın evinde Hakkâri’de karşılaştık. O günden beri arkadaşız Yılmaz Erdoğan’la. İstanbul’da 8 sene aynı bekâr evini paylaştık. Beraber aç kaldık, üzüldük, beraber güldük, büyüdük. O yazar, şair, tiyatrocu, oyuncu, senarist, yönetmen, yapımcı oldu; ben pek bir şey olamadım... 10 yıl beraber çalıştık. Sonra beraber “Akil İnsanlar Heyeti”nde, “her daim mezkur” meselemizin halli için çabaladık.

Hakkâri’den yola çıkmış, Ankara’ya uğramış, İstanbul’u mesken tutmuş bir Anadolu gencinin, bugün bir “dünya starı olma” yoluna girdiği ana kadarki serüveninin en yakın tanıklarından birisi oldum ve şunu gördüm: Ona “Ne olamazsın” dedilerse oldu. Sanatın hangi alanına elini uzattıysa muvaffak oldu. Şairdir, oyuncudur, yönetmendir... Birçok öğrenci yetiştirdi, hepsine yaptığı tek tavsiye “Yeteneğinizi hırsınızın önüne koyun çocuklar”dı. Çünkü onun tek sermayesi yeteneği. Her şey o büyük yeteneğinin sayesindedir. Çok uzun zamandır basından uzak duruyordu. Televizyonlara çıkmıyor, gazetelere röportaj vermiyordu. Şimdi, Russell Crowe’un yönettiği “The Water Diviner” filmiyle bütün dünya seyircisinin karşısına çıkıyor. Ben de bunu vesile yaptım. Vaktiyle hakkında “Yılmaz” diye bir kitap yazdığım, onun deyimiyle “ranza arkadaşımla” konuştum. Sohbetimizin konusu, her şeydi.

Yılmaz, şaka maka İstanbul’a geleli 30 yıl oldu. Neler değişti bu şehirde, senin hayatında?

İstanbul’la aramda şair damarımla da kurduğum bir ilişki var. Bir de İstanbul’un kendi kendine yaşadığı değişim var. İlk geldiğimde biliyorsun, hemen Ankara’ya dönmek istedim. Sen de “Âşık olursan seversin bu şehri” demiştin. Sonra oldum, bazı insanlara ve şehre. Şimdi 47 yaşındayım, en uzun yaşadığım şehir İstanbul. Artık İstanbulluyum diyebilirim.

İstanbul’a ne amaçla gelmiştin?

Aslında inşaat mühendisi olmaya gelmiştim. Benim bir şeyler anlatmam lazım fakat inşaat mühendisi olarak nasıl olabilirdi ki? Tiyatroyla karşılaşınca tamam dedim.

Daha önce kafanda tiyatro var mıydı? İstanbul’a gelmeden önce...

Yoktu. Sadece komiklikler, taklitler yapınca bazı insanlar tarafından “Yılmaz’da böyle bir şey var” diye muhabbeti yapılıyordu. Bizim kuşak bilir. “Öztürk Serengil’in ‘Gülünüz Güldürünüz’ programına mı göndersek? Yaşı da çok küçük” diye sohbetler dönüyordu. Bir de ortaokul Türkçe öğretmenim, Türkan Demiryöney nereden anladıysa bilmiyorum (hem orta birlere hem orta sonlara giriyordu), bir gün bir nöbetçi öğrenci Türkan Hoca’nın beni çağırdığını söyledi. Ben de orta sonların sınıfına derse girdim. Hoca beni tahtaya kaldırdı, sınıfa dedi ki, “Bu çocuğa iyi bakın”. Başta hiç anlamadım, niye bakacaklar ki? Hoca, “Bu çocuk çok iyi bir yazar olacak” dedi. Kompozisyonlarımı çok beğeniyordu

Ama sen matematiğe ilgi duydun.

İkisine de ilgiliydim, Türkçe- Matematik ile İTÜ’ye giriliyordu. Tahtaya ismimi yazdırttı. Bir o var. Ondan sonra da 1985’te İstanbul’a gelinceye kadar bir şey yok.

İstanbul’da seni tiyatroculuğa sevk eden şey ne oldu? Hani mühendis olacak, Zap Suyu’na köprü yapacaktın?

Abi ben köprü yapayım diye değil; mimarlıkla mühendislikle ne işim olur? Babamın yönlendirmesiyle mühendislik kazandım. Onun idealini gerçekleştirdim. Sonra baktım ki işin içinde yaratıcılık çok sınırlı. Bir şeyler anlatmam gerekiyordu. Ben de her sohbette, gözlerinin önündeki şeyi anlatıyordum; yaşarken gülmedikleri şeyi. Ben anlatınca gülüyorlardı. İçimdeki anlatıcıyı görüyordum ama ona uygun zemin bulamıyordum. Önce yazmaya başladım.

yilmazİlk olarak ne yazdın?

Ankara’ya otobüsle giderken 3 sayfalık “Fatih’in Fedaisi Rambo” hikâyesini yazdım. Otobüste yan koltukta da benden bir tık büyük üniversiteliler vardı. “Kardeş ne yazıyorsun?” dediler. “Hikâye yazıyorum” dedim. “Meşhur olunca bizi unutma” dediler, “Unutmam” dedim. Sonra onu oyun yaptım. İlk oyunum meşhur “Kanuni Sultan Süleyman ve Rambo...” Kurduğum ilk tiyatroda, amatör arkadaşlarımla sahneye koydum.

İstanbul’da tek başına tiyatro kurma kararı... Nasıl oldu bu?

Şartlar. İşin esası yazmaktır. Birisi bir şey yazınca bazen bine yakın insan dahil olur. İnsan ilişkilerim her zaman istediğim gibi gitmedi. Gördüğümü söyleyen, lafımı esirgemeyen biriydim. Mesleği çok sevdim ama içinde bulunduğum şartları pek sevemedim. O zaman kendim yaparım dedim. Bir tiyatro kuracağım da bu işin sonu olacak diye değil. Tiyatroya, tiyatro kurarak başlayayım dedim.

Beşiktaş Kültür Merkezi mi bu?

BKM’den çok önce “Gül Düşündür Tiyatrosu” var, biliyorsun. Babamla da okulu bırakınca kavga etmiştim; “Tiyatro kuruyoruz, baba dekor yapacağız para lazım” dediğimde, bana bir şartla para vereceğini söyledi. Hakkâri’de arazimizin üstünden yol geçince, bize de birkaç bir şey düşmüştü. O paranın tamamını bana verdi. Demek ki bir şekilde bana inandı. Tiyatroyu sürdürmeye çalışırken gazetede yetenekli mizah yazarı aranıyor ilanı görmüştüm. Ama kimin aradığı belli değil. Birkaç televizyon skeci yazıp gittim. Levent Kırca’nın “Olacak O Kadar”ı için yazar aranıyormuş. Öyle profesyonel oldum. Asıl amaç, yazayım oradaki parayla tiyatroyu yaşatayım.

Bugünkü ortağın Necati Akpınar’la da öyle tanıştınız yani?

Evet, Necati oranın müdürüydü.

Sonra beraber Beşiktaş Kültür Merkezi’ni (BKM) kurdunuz.

O dönem Yasemin Yalçın’ın tiyatrosundaydık. Neco, müdürdü. Ben yazar oyuncuydum. Necati, Beşiktaş’ta Mıstık Sineması’nı buldu. Bir gün Arşimet gibi “Buldum buldum” diye geldi. Biz de gittik, beğendik. Mekân Beşiktaş’ta olduğu için Beşiktaş Kültür Merkezi oldu ama ben daha ilahi nedenlerin olduğunu düşünüyorum.

Orada varınızı yoğunuzu tefecilere rehin bırakarak işi sürdürdüğünüz doğru mu?

Evet. Başarılı olmasak nasıl olurdu bilmiyorum. Ama öyle dönemlerde insanların sezgileri vardır. “Otogargara” diye bir oyun yazmıştım. Bu oyunu oynayalım diye salon arıyorduk. Hatta bir düğünde Demet Akbağ ile tanıştık. Randevu aldım, “Sana gelip bir şey okuyacağız” diye evine gittim okudum. “Sen bizimle gelirsen bize büyük güç katarsın, bize sen gibi biri lazım” dedim. “Başta bu erkek teksti, ben ne oynayacağım bunda” dedi ama sonra giyinecek vakit bulamadı.

Ama seni asıl meşhur eden Mükremin karakteri oldu.

İkisi aynı anda büyüdü aslında. Ocak başında Otogargara; inşaat devam ederken 1994’ü 95’e bağlayan yılbaşında Mükremin’in de bir bölümünü çekmiştik. Ama kitleselleşmemizi sağlayan Bir Demet Tiyatro’dur.

RUSSELL SENİ ARIYORyilmaz1

Asıl konumuz, Russell Crowe’un filmiyle artık ülke sınırları dışında da tanınman. Gladyatör seni nasıl buldu?

Benim Hakkârili öğrencim Metin Keçeci bir sabah geldi, dedi ki “Russell Crowe seni arıyor”. “Ee” dedim, “beni arıyorsa önce seni mi aradı”? Filmin buradaki ortak yapımcılarından Anka Film’de dostlarımızdan biri Metin’in arkadaşı... “Yılmaz Erdoğan’a haber vermemiz lazım” demiş. Crowe birkaç saat sonra aradı.

İlk görüşme nasıl geçti?

Tam konsantre olamıyorsun. Bir yandan o konuşurken, öbür yandan onun oynadığı filmleri düşünüyorum. İlk ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Çok büyük bir isim, araya girip “Gladyatör’de çok iyiydin abi” diyemiyorsun ki. O hazırlıklı gelmiş, bizim bütün filmlerimizi seyretmiş, Kelebeğin Rüyası’nı çok sevmişti. Onu konuştuk. “Hangi rolü istersin” dedi.

Türkçe mi İngilizce mi?

İngilizce. “Binbaşı Hasan rolünü oynamak isterim” dedim . “O sürekli at üstünde gidiyor, sen at binmeyi biliyor musun?” diye sordu. “Henüz değil” dedim. Sonradan bu cevabımın çok hoşuna gittiğini öğrendim. Doğru kelimeleri seçmişim. Neyse, bir ay sonra aradı. “O rolü başkasına vereceğim, sana şöyle bir rol de var, ama biraz daha küçük” dedi. Dedim “Ben başka bir şey oynamam”. Kimseye bunu demek istemem ama bu rolü oynamak istiyordum. Bir ay düşündü, taşındı sonra aradı “Rol senin” dedi.

Niye Yüzbaşı Hasan?

Bence oyunculuk bir savunma sanatı ve insanların hayatta kendilerini ve egolarını savunmak dışında hiçbir şey yapmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla davayı kazanmak için o abiyi benim oynamam lazımdı. Çanakkale gibi duygusal ve tarihsel bir arka plan önemli konu. Bizim tarafı da ben ve Cem’in (Yılmaz) Cemal karakteri temsil ediyordu. Biraz yönetmen gibi bakarak “Bu cast’ın doğrusu budur” diye düşünmüştüm.

Filmi izleyenlerden, Yüzbaşı Hasan’ın Mustafa Kemal’i çağrıştırdığını duydum.

Hem benim içimden, hem senaryodan gelen bir şeydi. Binbaşı Hasan ilk savaştan 4 yıl sonra cepheye geldiği zaman köylüler “Bir savaş kahramanı geldi” diyerek onu ziyaret ediyor. Ama bu savaşın bir numaralı kahramanı Anafartalar’da büyük başarılar kazanmış Mustafa Kemal’dir. Bu da Mustafa Kemal’in bir yoldaşı. Yaş farkı çok olmadığından arkadaşlıkları da olabilir. Aynı çerçeveden davaya bakan iki insan... Binicilik için de dualarla Allah’tan yardım istedik. 47 yaşında at işleri nasip oldu.

MESELE İNGİLİZCE OYNAYABİLMEKTİ

Bu filmden sonra, “Bu topraklardan bir dünya yıldızı çıkacaksa o da Yılmaz Erdoğan’dır” deniyor. Kendini uluslararası arenada nasıl görüyorsun? Avustralya Oscar’ında “yardımcı erkek oyuncu” adaylığın var, müthiş övgü aldın.

Bunu düşünenler sağ olsunlar. Hayal kurmak ilginç. O hayal ne zaman normal bir şey haline geldiyse, o zaman gerçek oluyor. Oyunculuk dışında asıl kilit mesele İngilizce konuşarak oynayabilmekti ve bu bakımdan ilk performansımdı. İlk günlerde gerildim. Bize has, İngilizce konuşurken güvenimizi yitirmek gibi bir huyumuz var. Ne anlattığından çok aman yanlış bir şey anlatmayayım durumu. Ara sıra aldığım bazı dersler dışında genelde filmlerden öğrendim İngilizce’yi. Ama birkaç günden sonra karakteri düzgün oturtuyorsan, hangi dili konuştuğunun çok da önemi kalmadığını anladım. Neticede İngilizce oynadığımı gösterdik. Bundan sonra sevdiğim bir teklif olursa oynarım. Hele benim için yönetmen değil oyuncu olduğum bir set resmen tatil köyü. En sevdiğim yerdeyim ve yönetmene sorulan günlük bin beşyüz soru sorulmuyor.

Onların setiyle bizimki arasındaki fark ne?

En temel fark, zaman kullanımı ve organizasyon... Mesela kötü niyetli bir kişinin kafasına taşla vurup yaraladığım sahne için, set sırasında beni 15 gün öncesinden provaya çağırdılar. Çok profesyonel bir aksiyon ekibi geliyor, bale gibi koreografiye çalıştırıyor. Birçok kez tekrar edip çekim günü de oynuyorsun. Bizdeki ‘’Hallederiz abi’’ orada yaşamıyor. Ama onlardaki, Doğu’da büyümüş İngiliz tavrı. Dolayısıyla oradan bir tanışıklık da var. Mesela, onların restoranlarını dolaşıyorum, her restoranda Türk ekmeği var. Bizim pidenin biraz daha kalını. Bu bana çok hem romantik hem de çok güzel geldi. Çünkü 100 yıl önce cephede paylaşılan ekmeği o kadar sevmişler ki, o ekmeği götürmüşler oraya.

OSCAR ÇOK GÜZEL BİR HAYAL

yilmaz5Cephe ekmeği mi?

Cepheden ya. Başka nereden götürecek ekmeği? Almanya bizde ikinci vatan diye geçer. 4 milyon civarında yurttaşımız var orada. Ama hiçbir Alman restoranında “Turkish bread” diye göremezsin. Oraya savaştan 100 yıl sonra gitmek için 20 saat uçtum. O gün onların dedelerinden bir tanesi de, ki onun ellerinden öperim, bir konserve bırakmış Çanakkale’de. Üstüne de yazmış: “Bu domuz eti değildir, yiyebilirsiniz.” Dedim ki “Savaşı konuşabiliriz. Ama o konserveyi bırakan adamla bu ekmeği pişiren adam... Onlar kardeştir ve esas da budur.”

Dünyaya açılmak için en büyük engel ne?

Dil. Sen yine kendi bildiğini kendine anlatırsın. Çünkü seni özel yapan şey o. Sen buralı kalmak zorundasın. Başka şansın da yok. Başka şans arayan da yok. Ama İngilizce bir gezenin ortak dili. O eşiğe geliyorsun ve artık önüme gelen projelerde “ben bunu İngilizce mi çekeyim kendi dilimde mi çekeyim” düşüncesine giriyorsun. Sanırım bir süre sonra yönetmen olarak da yazar olarak da girdiğim projelerde İngilizce metinler de olacak.

Bence Orhan Pamuk bu döngüyü kırdı ve Nobel’e ulaştı. Seni Oscar’a yaklaştıracak şey ne?

Çok güzel bir hayal. Fakat Oscar almamış çok büyük ustalar da var. Hikâye kurgucusu olarak yerel kalıp anlatıcı olarak evrensel olmaktır bunun yolu. Yani biz Amerikan sineması diye kestirip atıyoruz ya, Amerika’da tüm dünya milletlerinden bireyler var.

Bunu Fatih Akın son filmiyle yaptı. Ama Batı’dan en büyük eleştiri, Ermenilerin İngilizce konuşmasıydı.

Hikâyeye göre senin tercih yapman gerek. O filmi izlemediğim için henüz bilmiyorum detayını, ama biraz da uzak dönem, eski dönem işlerinde daha efektif oluyor. Çünkü insanlar orada daha çok olan şeye odaklanıyor. Kendi dilinle evrensel olunmaz diye bir şey yok ama, mesela Orhan Pamuk’un şehvetle okumakta olduğum romanı, bütün dünyaya bizim bozacıyı, yoğurtçuyu anlatıyor. Boza diye bir şey olduğunu öğreniyor dünya.

YENİ FİLMİM EKŞİ ELMALAR

Oynadığın filmler dışında, kendi filmlerinin arasına bir hayli zaman koyuyorsun. Neden böyle?

Birincisi, senaryoya çok zaman harcıyorum. Çünkü hâlâ, benim bildiğim dünyanın en zor işi senaryo yazmak. Dolayısıyla bir fikrin film olacağına inanınca, onun üstüne düşüyorsun. Sadece o fikir bazen yıllarca zihninde kalıyor yazılmamış bir halde. İkinci neden de her filmde bir başka safhaya geçme durumu. Örneğin Neşeli Hayat’ın üstüne Kelebeğin Rüyası’nı yaptım. Hiç benzemeyen iki film. Ama Neşeli Hayat tadında iki tane daha yapabilir miyiz? Yapanlar da var, bir şey demem. Bu türküyü söyledim, şimdi bir de opera söyleyeyim...

Ne söyleyeceksin şimdi?

Galiba yine bir türkü var.

Adı belli mi?

Adı belli ama söyleyeyim mi bilmiyorum. Bitirdim senaryoyu.

Neyi anlatıyor hikâye?

Konusunu değil de temasını söyleyeyim. Kimlik meselesine yoğunlaştım biraz. Okuyana, hiçbir anlama gelmeyecek şeyler söylemek istemiyorum, tüyo da vermek istemiyorum. Ama ismini sana söyleyeyim: Ekşi Elmalar.

Ekşi Elmalar, Yılmaz Erdoğan’ın yeni filminin adı, kimse çalmasın diye uyaralım buradan...

Hakkâri’de başlayan, Ankara ve dolaylarında süren uzun bir hikâye. Bunu yazdığım ve bitirebildiğim için mutluyum. Çünkü uzun zamandır çalışıyorum bunun üstüne.

Şimdiye kadar anlattığın hikâyelerine benziyor mu?

Hakkâri tonlarından dolayı inceden Vizontele tatlarını andırıyor olabilir.

“Hakkâri takıntısı” diyelim. Nereden, niye? Sen Hakkâri’de çok fazla yaşamadın ki. 7 yaşında ayrıldın. Sonra belli dönemlerde yaz tatili için gittin. Ama yazdığın bütün şiirlerde, filmlerde, neredeyse bütün hikâyelerde Hakkâri var.

Benim memleketim orası. Dolayısıyla hayatla ilk tanıştığım yer ve aslında 7 yaş çok önemli bir ölçüt değil. 18 yaşına kadar kimliğimi çok belirleyen bir yer oldu. Okul bitmeden bir hafta önce gelirdim. Annem, babam, arkadaşlarım orada. Almanya’da yaşayan Türklerin, kalbi kendi köyünde kalan insanların duygusuydu.

Hakkâri deyince aklına ne geliyor şimdi?yilmaz2

Nedense ilk şu geliyor aklıma: Bizim evden Sümbül Dağı’na bakınca ben bütün dünya onun arkasında zannederdim. Onun arkasına gideceğim... Kaf Dağı gibi bir şeydi o bizim için. Meğer tam tersiymiş. İstanbul, Ankara falan bu tarafmış. Belki de mizahım orada şekillendi. Şartlar ne kadar tuhafsa ironi o kadar zenginleşiyor. Mizahın en lazım olduğu yerler, şartların zor olduğu yerler. Çok tadında bir yoksulluk meselesi beni hep ilgilendirdi.

Mizahı, yolunu bulmada bir araç olarak mı kullandın?

Tabii.

Bir aşamadan sonra çünkü bambaşka bir adam oldun.

Evet öyle. Dünyada izahı yapılamayan birkaç kavram var: Aşk, mizah. “Bunlar nedir” dediğinde sabaha kadar konuşuyorsun ve hiçbir şey söyleyemeden kalkıp gidiyorsun. Mizah, herkesin kendince cevap verebileceği bir şey. Benim açımdan dürüst olmanın, sonucu ne gelecekse katlanmanın en kestirme yolu. Mizahçıları herkes cesur zanneder ama hiç alakası yok. Söylemeden duramamaktır onun adı. Bazen fırça da yiyebilirsin. Dolayısıyla da risklidir. Bu işte boynunu, canını kaybedenler de olmuştur lafı gediğine oturtacağım diye. Ama bu bir hesapla olmaz

Başka çaresi olmadığı için mi?

Tabii ki. Çoğu zaman güldürme maksadı taşımaz. Yaşadığım en stresli, en sinirli şeyleri akşam anlattığımda herkes gülmekten bir yerlere kaçar. Zaten mizahı güldürmek için yapanlar hakiki mizahla ilişkisi olanlar değil, güldürmeyi ve onun getirdiği ilgiyi sevenlerdir. Ama esas mizahçılar daha sinirli, daha kafası karışık tiplerdir.

Türkiye’de birisi bir şey yapıyor sonra herkes onun benzerini yapmaya çalışıyor. Niye böyle?

Bu yapımcı refleksidir. Yoksa işi yazanların, üretenlerin değil. Bir yapımcı düşünür ki bu tarz komedi tutuyor ve o tarz komediyi yazacağını zannettiği birilerini buluyor. Sipariş işler dediğimiz şeyler oluyor.

Ama hepsi tutmuyor?

Bence de tutmaz. Ama şöyle düşün: Bir yerde bir lokanta açılıyor. Adam 10 numara köfte yapıyor. 2 sene sonra gidiyorsun, 72 tane daha köfteci açılmış. Oradan ayrılan her garson yanına bir dükkân açıyor alabildiği tüyolarla...

Türk sineması krizdeydi 2000’li yılların başında, Vizontele ile 3.5 milyon insanı sinemaya çektin...

Belki de o zaman biz, Necati, ben, Demet, bütün ekip; benim yazdığım metin üzerinden böyle bir yere gittik. Ama orada da sonu belirsiz bir şeye inanma vardı doğrusu. Cebimizdeki bütün parayı bir filme yükledik. Vizontele başarısız olsa bizim için çok büyük sıkıntılar olurdu. Bana o zaman Mükremin çok mesele oldu. “Neden bir Mükremin filmi yapmıyorsun? Durup dururken alakasız bir hikâyeye gidiyorsun?” diye. Ama bir şey de var ki; yaparken mutlu olman lazım. Seyyar satıcı bir çocuk, sinemadan çıkarken röportaj yapıyorlar ya, diyor ki “Hayatımda ilk defa sinemaya gittim. Teşekkürler Yılmaz Erdoğan. Sinema çok güzel bir şeymiş”. Bundan büyük bir ödül alınabileceğini zannetmiyorum.

Sinemanın daha kitlesel bir sanat olduğunu anladığın andan itibaren tiyatroyu terk ettin. Tiyatro bu işe üzülüyor mu?

Tiyatroda fiili olarak devam ederken, yani 2000’lerin sonuna doğru bana bu soruyu sorduklarında, “Sinemayı çok seviyorum, hep hesabım sinema yapmaktı ama tiyatro benim evim. Ben şimdi evden kaçmış bir insanım. Dolayısıyla evdekiler de devamlı gazeteye ilan veriyorlar: Bizim bir oğlumuz vardı, şu yaştaydı, ne güzel şeyler yazmıştı, gören bilen duyan varsa Beşiktaş Kültür Merkezi’ne haber versin” diyordum. Ama bir şekilde döneceğim. Tek kişilik bir oyun yazdım. Tiyatroya dönmenin en hızlı yolu olduğu için. Bitireli de epey oldu.

Sanatların en eskisi ama bu işten para kazanan herkes tiyatroya ihanet ediyor.

Ama tiyatroda sarsılmayacak bir kibir, kendine güven vardır. Tiyatro yardıma muhtaç bir şey değil. Tiyatro, yapanın seyredenden daha çok zevk aldığı belki de tek iştir. Dünyanın en acayip canlı yayınıdır. Hiçbir oyunun diğerine benzememesi gibi gariptir.

ŞAŞIRTICI ŞEKİLDE GLOBALLEŞİYORUZ, GEZİ DE BİR ÖRNEĞİ

Yaşadığımız problemlerin, aşmakta güçlük çektiğimiz ne varsa her şeyin sevgisizlik sorunuyla alakalı olduğunu düşünmeye başladım. Buna katılıyor musun? Birbirimizi sanki sevmiyoruz?

Bütün kalbimle katılıyorum. Çünkü bir yere git, diyelim ki bir filmden bahsedeceksin ya da bir insandan bahsedeceksin. O insanı çok sevdiğini, ona övücü bir şeyler söyle. Masadan birkaç katılım olur, birkaç sessiz yüz olur ve o konuşma iki dakikayı geçmez. Ama ortaya olumsuz bir şey atarsan bütün gece, bütün hafta konuşulabilir. Yani bizde negatife acayip bir çöreklenme var. Nerede bir sevgiden bahsetsen, şiir yazsan hemen “Duygu sömürüsü” deyip üstüne üşüşen negatifler oluyor. Çünkü hoşlanmıyorlar bundan. Ama sevgi, söylemesi kolay da yapması zor bir şey. Tahammül söylemesi kolay da yapması zor bir şey. Yani birisi gelip senin bütün kalbinle inandığın şeyin aksini söylediğinde o kişiye sevgi göstermek, ki tahammülle sevgi birlikte çalışan şeyler; zor. Bunun için, o dediğim değişimi yaşaman gerekir. Kendini çok önemsememen ve bildiğinden çok emin olmaman gerekiyor. Zor. Şu anda dünyanın merkezi İstanbul. Dünyanın iki suyunun birleştiği noktadayız. İki kültürün, Doğu ile Batı’nın ya uzlaşacağı ya kapışacağı nokta burası. Dolayısıyla dünyanın yaşadığı problemlerin kristalize olmuş örneklerini yaşıyoruz biz. Burada iki kişi karşılaştığında aslında iki kişi tartışmıyor, dünya tartışıyor. Dünya en önemli meselesini bizim üzerimizden tartışıyor. Gezi de bunun bir örneğidir. Yaşadığımız bütün hikâyeler bunun bir örneğidir. O yüzden şaşırtıcı şekilde globalleşiyoruz.

YAKINDA ŞİİR YENİDEN BAŞLAYACAK

Hâlâ yazıyor musun?

Evet. Dönemsel olarak yoğunlaştığın, “Nerede bu” dediğinde seni bulan şeydir şiir. Bende de devam ediyor. Bir de ben şiirle aktörlüğü birlikte götüren birisiyim. Yani şiirlerimi okuyan insan çok olabilir fakat dinleyen daha çok. Aslında aktörlükle de birleştiği için yerini garanti etti galiba.

Birikmiş şiirlerin var mı?

Var. Yakınlarda bir albüm, yani şiir okuma faslı tekrar başlayacak.

İYİMSER OLUP YANILMAYI TERCİH EDERİM

Bu arada “Akil İnsanlar Heyeti”nde de yer aldın. Bu nasıl bir deneyimdi senin açından?

Ben iyimser bir insanım. İyimserlik benim ruh halim değil, tercihim. Kötümser olup haklı çıkmaktansa iyimser olup yanılmayı tercih ederim. Çünkü amacım haklı çıkmak değil, iyimserlerin sayısını çoğaltmak. Bir insan iyimser olacaksa düşüneceği tek şey bu olmalı. Çünkü iyimserliğin çoğaldığı yerde iyilik de çoğalır. Yoksa bu dünyada, şu dünya düzeninde haklı çıkmak istiyorsan kötümser olmakta fayda var. Paranı kötümserliğe yatırırsan daha çok kazanabilirsin. Ama bu kötümserliğin de kötülüğün de gücünü artıran bir şeydir.

yilmaz6“Neşeli Hayat” filminden bir replik, “Adamın rölantisi kuvvetli olacak”. Ne demek istiyorsun bu sözünle?

Rölanti nedir? Vites boştayken, araba çalışır durumdayken taşıdığın güç... Bu güç bize ne için lazım? Aslında değişim enerjisi için lazım. Yani seni 10 yıl sonra da görsem ve sen hâlâ eski sensen, bir sorun var. Yeterince cesur davranmamışsın. Değişmen gereken zamanda değişmemişsin ve eski kendinle de vedalaşmamışsın. İnsanın en zorlandığı şey kendisiyle vedalaşmaktır. Çünkü bu, o eski kendini seven, oluşturan her şey ve herkesle vedalaşmak demektir. Değişim bunu gerektirir. Benim anladığım hayat, öğrenme ve öğrendiği şeyi değiştirmeyle ilgilidir. “25 yaşına kadar öğreneceğimi öğrendim. Bundan sonra bu öğrendiklerimle idare ederim” demek de mümkündür ama hayatın akışına terstir. İşte o zaman rölanti yavaşlar.

KONUŞMAMIZ GEREKEN ÖZGÜRLÜK DEĞİL TAHAMMÜL

Uzun süredir basına konuşmuyorsun. Neden?

Ülke şöyle bir yere geldi: Ne kadar çok düşünce özgürlüğünden söz edersek, düşünceye tahammülsüzlük o kadar büyüdü. Üstünde konuşmamız gereken kavram özgürlük değil tahammül olmalı. Özgürlüğü niye kutsuyoruz; onu kullananlara karşı bir saygı nedeniyle... Şu an ifade özgürlüğü açısından bir sorun yok, isteyen istediğini söylüyor. Eskiden tahammülün önündeki engel devlet ve yasalardı, şimdi birey. Bu da bir süreç... 2 saat konuşuyorsun, ondan 140 karakterlik sonuç çıkarılıyor. Haliyle ortalık karışıyor. Konuşmanın yararı ve zararını hesap ediyorum. Yapmak ve susmak iyidir diye düşünüyorum.

BU FİLM YENİ BİR BAKIŞ GETİRDİ

Bizim Çanakkale’ye nasıl baktığımız az çok belli, Avustralyalılar nasıl bakıyorlar peki?

Russell’ın karakteri, cevabı filmde veriyor. Cem ona ‘’Bu savaşta Osmanlı’nın hangi toprağını aldınız?’’ diye sorunca, ‘’Biz toprak için değil prensiplerimiz için savaştık’’ diyor. Cem de ‘’Valla güzel savaşıyorsunuz ama bir şey kazanmıyorsunuz, sizinle ticaret yapmak lazım’’ diyor. Asıl Avustralya’da bu filmle başlayan tartışma, yüzüncü yılında karşı tarafın empatisini görmek. Çok sıcak bir tartışma. Onlar için “dedelerimiz orada kahramanlık edip can verdiler”den ibaretti olay. Bu film yeni bir bakış getirdi.

Söyleşi: Muhsin Kızılkaya

,

Yorum Yaz