Menü İcon

Selin Söğütlügil Röportajında: ''Kanatlarım Aşk’tandı''

Alfa Yayınları/ Mona Kitap’tan çıkan “Kanatlarım Aşk’tandı” adlı şiir kitabıyla, Türkiye sınırlarında büyük bir başarı olarak adlandırılabilecek satış hızıyla edebiyat dünyasına adım atan Selin Söğütlügil’den keyifli serüvenini dinliyoruz... 

Röportaj Gazetesi

Selin Söğütlügil Röportajında: ''Kanatlarım Aşk’tandı''

Kitabınızın sinopsisinde; “Yaşamın” her anında aşkın gizli olduğunu vurguluyorsunuz… Bu sanat dolu bir tanım!... Size göre “Yaşam Sanatı” ve “Yaşama Sanatı” arasında bir fark var mı? Ve eğer varsa aşk bu tanımların arasında nerede yer bulur?

Yaşamın en büyük paradigması; bize verilmiş bir ödül olmasından kaynaklanır…Yaşam; müthiş bir hediyedir bizlere. Ve bence, yaşam aslında; onu yaşama sanatıdır. F. Nietzsche’nin dediği gibi “Bizler, kendi yaşamımızın şairleri olmak isteriz. Bunun içinse tek bir şey gerekir; kişiliklerimize bir biçim vermek; bu büyük ve az görülen bir sanattır.” . Peki bu imkansız mıdır? Kesinlikle hayır!...Yaşamın paradigması o ödülün muhteviyatındaki bu şaire ulaşmaktır, yani kendimize… Başlı başına otantisitesi olan bir sanat!... Foucault’un Asetizm’inde (kendilik pratiği; kendini geliştirme pratiği) saklı olan; kendilik etiğinin temelinde müthiş bir özgünlükle vurguladığı yaşama sanatı; yani  “Tekhne Tou Biou” budur işte!... Grek/Eski Roma’dan günümüze ulaşan, yaşamın bireysel özgürlükler ve özdenetimler içinde; varlığın kendisi tarafından keyifle, zevkle, an ve an yaşanılarak tamamlanması ve bir sonraki nesillere bırakılacak güzel anı ve tecrübelerin olmasıdır. Burada özgürlük; varlıklarımızın ontolojik koşuludur. Manevi anlamda ne kadar ak ve özgür olursak; ne kadar ahlaki çilecilikten, maskelerden, buyurgan kurumların dikte ettiği yüzeysel reçetelerden uzaklaşır; gerçek benliklerimize dönüp, kişiliklerimize özgün biçimlerini verirsek; kendi yaşamlarımızın o denli büyük şairleri oluruz. Yaşama sanatı müthiş bir varoluş sanatıdır aslında ve bunun formülü kendimizi özenle ve sevgiyle oluştururken, karşımızda şablonlar halinde beliren stereotipleri kırıp geçmektir. Bu zordur… Çünkü; o yaşamda var olan varlıklarımızın alkemisinde; hep bir arayış vardır; aidiyet arayışıdır bu! Bu ömür boyu sürer. Aidiyet; korunma temel içgüdüsünün yansımasıdır. Her birey farklı aidiyet kültürleri oluşturur kendi iç dünyasında ve orada yaşar… Ama öyle bir aidiyet biçimi vardır ki; bu her şeyin üstünde alev alev var olur. Bunun adı Aşk’tır… Ve aşka aidiyet büyük cesaret ister!..

Cesaret; Latince “courage” demektir. “Couer” yani “Yürek” teriminden türemiştir. Asıl anlamı; kim olduğunun hikayesini tüm yüreğinle haykırmak demektir. Aşk’a aidiyet işte bu büyük yürekle; bu “courage” ile olur. Bunun hikayesi; sanatında yaşar; aşk için kül olmadan; yeniden doğamazsınız. Önce cesaretle yok olursunuz ve sonra bütün özgürlüğünüzle bir daha var olursunuz. Bu devrimlerin en büyüğüdür!... Çünkü yaşamın  her anında aşk gizlidir; bu anların arasında en büyük aşklar eşsiz devrimler gibi başlar... Yaşam; cesaretle yaşamak ve aşk; benim için devrim niteliğindeki bu tek asıl olan sanattır.

Sizce yalnız bir insan da mutlu olabilir mi? Yoksa hep başkalarıyla yaşama ihtiyacı mı duyuyoruz? Sizce mutluluk satın alınabilir mi?

Bireyin kendiyle baş başa kalması, insan yaşamının olmazsa olmazıdır bence. Burada yalnızlık kavramının anlamını daha net vurgulamalıyız tabii. Yalnızlıktan neyi kastettiğimiz çok önemli. Benim tanımımda; bilinçli bir istençle yaptığımız yalnızlık var. Bu gelişimimizin kuvvetli bir stimulanıdır ve cesaret ister. Kendimizle baş başa kaldığımız ölçüde özgürleşiriz. Bu harikulade bir duygudur ve insana müthiş bir mutluluk verir. Çünkü, kendi öznelliğimize adım adım ulaşmak, ıssız ve bilinmeyen kıtaların; bir Terra Incognita’nın keşfi gibidir; keyifli bir oyuna benzer. Bu oyunun oyuncuları olarak bizler yalnızlık süreçlerimizde kendimizi keşfederiz. Shakespeare’in dediği gibi “Evren bir sahne ve bizler hepimiz bu sahnenin oyuncularıyız”, peki ya kendi öz bireysel sahnelerimizin keşif dolu oyunlarına ne demeli... Tüm oyunların ötesinde, yalnızlığımızla ulaştığımız benlik kıtalarımızda; biz en mutlu oyuncuyuzdur aslında... Ve o tek kişilik oyunlar en güzel oyunlarıdır yaşamın. Bunun mutluluğunu ise hiçbir şeyle ölçülemez... Mutluluk, meta değildir ki satın alınsın...

Selin Hanım, kuşlar ve kuş kanatları sizin en büyük sembolleriniz... Bunun farklı anlam derinlikleri var mı sizin dünyanızda bize biraz anlatır mısınız; neden kuşlar ve neden kitabınızın adı?

Kuşlar! Çünkü onlar göksel dünyanın temsilcileridir. Göksel dünya; var olan o eşsiz estetiktir; bağımsızdır ve erişilemez bir hazinedir... Erişilemez olan; gizem doludur... O gizem insanın varlığında heyecan dolu keşif duygusunu kamçılar. Ve kuşlar; işte o dünyanın “kanatlı tanrıları”dır. Yerçekimine meydan okuyan; kanatlarını tutkuyla her açtıklarında aşk ve umut saçan o güzel kuşlar!... Mesnevi’de bir bölüm vardır. Rumi orada şöyle der ( 870.ci cüz); “Kanatlarını çıkar; bir kuşa dönüş! Ve semaya kanatlan; yüreğin gerçek sevgiyle doluysa eğer; sen cennetin kuşusun!...”. Gönül, yürek, kalp ya da dil... Bir varlığın göğüs kafesinin içindeki o paha biçilmez hazine, o okyanus, o eşsiz sema; öylesine yüce ve öyle derindir ki!...Yeter ki varlık, içinde sakladığı aşk ve sevginin billurdan anlamına ulaşsın. Ezoterik inançlarda, içi böylesi saf bir ışıkla dolu olan yürek; o sevgi ve aşkı, kanat şeklindeki ışık haleleriyle evrene yayar ve yansıtır. Başta Anadolu’nun irşadını üstlenen büyük Horasan, ( Horasan, güneşin ve  ışığın doğduğu yer anlamına gelir) erenlerimizin, ruhu nurdan Anadolu evliyalarımızın; Hacı Bektaş Veli’nin, Rumi’nin, Tebrizi’nin, Yunus Emre’nin de dediği gibi yaşamda her şey aslında bu ışıktır, yani aşk ve gönül, aşkın yuvasıdır ve böylesine derindir işte; kanatları vardır aşkta... Ben de kitabımın başlığını, içeriğini en güzel şekilde ifade ettiği için bundan  farklı düşünemezdim.Onun için Kanatlarım Aşk’tandı oldu...

 “Tut elimi, gel yanıma, her şeyi bırak. Biz hep çocuk kalalım” diyorsunuz bir şiirinizde, Selin Söğütlügil içindeki çocuk ve aşkı nasıl muhafaza ediyor?

İnsanoğlunun yaradılışındaki mistik birlik deneyimi; Jung’un ve Erich Fromm’un vurguladığı gibi varlığın ileride göstereceği aşkınlık halinin sevgiyle bütünleşen formudur. Çocuk olmak; bu saf, ayrışmamış, sadece sevgiyle yoğunlaşmış, yaşam tatmininin dinamizmini; kendiyle olan coşkulu ilişkisinde bulmak demektir. İçimizdeki çocuğu hep yaşatmak; kendi kimliğimizi hiçbir dünyevi  güce teslim etmeden, dışarıdan bir uyarana aciziyet göstermeden, sevgiyi nesnelerle değil varoluşumuzun saf özünde duyup yaşayarak gerçekleştirmektir... Varlığın bu hali; hem İslam Tasavvufu’nda, hem Kabalah’da hem de Budizm’de aynı anlamlı  aşkınlığı net olarak vurgular. İçimdeki çocuk ve aşk benim için öyle değerlidir ki. Bu bir anlamda romantik; yani coşumcu bir tanımıdır bence yaşamın... Çünkü bana göre “Deha Yürektedir!”... Çocuk kalmak; bence yürekli bir fazilettir! İçimizde bizi sınırlayan tabulara, güçlere, yaptırımlara, uyaranlara karşı koyma halidir; özgürlüktür, canlılıktır, boyun eğmemektir, dizginlenmeden hayatı sadece coşku ve AŞK la kavrayıp,yaşamak ,üretmek, sadece sevmek ve öylece mutlu olma halidir. O çocuk yaşıyorsa içinizde; her nefesinizde  yaşama diri diri dokunduğunuzu hissedersiniz... onun için el ele tutup; yan yana gelip; her şeyi bırakarak hep çocuk kalmalıyız... Duygularımızı onurlandırmalıyız; kalbimizin ayrı otantik bir beyni var. Çünkü hepimizin dehası aslında yüreğinde saklı...Ve bunun adı da aşk... 

Sporun yaşamınızda önemli bir yeri var... Maratonlara katılıyor ve koşuyorsunuz. Başka hangi sporlarla ilgileniyorsunuz?

Sporu yaşantınızın bir parçası yapmak müthiş bir duygu... Aslında insanoğlunun yaratıldığı andan itibaren yaptığı en eski eylem koşmak. Bu içimizde var... Atletizmin dışında yüzme, kayak ve yelken en sevdiğim ve yaptığım sporlar. Yelkenle babam sayesinde dört yaşında tanıştım. Deniz aşkım da bunu pekiştirdi diyebilirim. Ama tutkuyla bağlı olduğum, ruhumu yükselten bir diğer aktivitem ise okçuluk... İngiltere’de başladığım ve müthiş bir aşka dönüşen hal aldı bende, ok ve yayla olan ilişkim. Yazarken kalem ve kağıtla yaşadığım yalınlıkla aynı... Kendimi ifade ettiğim şeffaf bir dokusu var; bir meydan okuma gibi adlandırabilirim. Bütün alan sizin; hedefinizi de siz belirliyorsunuz. Kendinizi aşma çabası yaşıyorsunuz zamanla... Bizim kültürümüzün en önemli parçalarından biridir okçuluk. Binicilikle birlikte ikisi beden kültürü anlayışının sembolüdür eski Türk boylarında.

Birçok yardım faaliyetinin de içindesiniz; ve bazı maraton koşularını yardım organizasyonları için yapıyorsunuz. Bu etkinlikler nelerdir? Ayrıca sizin Mayıs 2017’de dünyanın en zorlu maratonlarından olan Büyük Çin Seddi Koşusu’na katılacağınızı öğrendik, bunu sizden dinlemek isteriz.

Bu sene Kansersiz Yaşam Derneği’nin müthiş bir projeye dönüştürdüğü, Şişli Etfal Hastanesi Çocuk Onkoloji Bölümü’nün Yenilenme Kardım Kampanyası; beni yürekten etkiledi. Sporcu melekleri olarak bu anlamlı kampanyaya destek olmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Gerçek sevgi ve aşkın evrendeki  en büyük yansıması; koşulsuz  yardımlaşmadır. Birbirimiz için beklentisiz gerçekleştirdiğimiz güzel eylemler bütünlüğü; hem içimizde var olan sevginin paylaşımına yol açar; hem de yaşamın tek ve ayrışmamış anlamı olan aşkı pekiştirir; bu enerji; büyük bir güçtür; her sorunu alt eder; her varlığa şifa verir; her yaşamı filizlendirir... Bu yaşama paylaşarak kattığımız  metafiziksel masif bir ivme. Onun için el ele gönül gönüle birleşmeliyiz. Çin Seddi Koşusu benim için şimdiden büyük bir heyecana dönüştü, oldukça değişik bir yapısı var. Çin Seddi’ne Türk ve Kansersiz Yaşam Derneği’mizin Bayrağını dikeceğiz. Dünyanın; en farklı ve ikonik olarak adlandırılan üç maratonundan biri. Diğerleri de Polar Circle Marathon ve Myanmar’da gerçekleşen Bagan Temple Maraton’u...  Sevgi uğruna koşacağımız yollar hiç tükenmesin. Buradan değerli okuyucularımızı kampanyamıza destek olmaya davet ediyorum.

İngiltere’de hem ekran hem de tiyatro için senaryo ve prodüksiyon yüksek lisansı yapıyorsunuz. Bu projelerinizi, edebi işlerinizle eş zamanlı yürütmeyi düşünüyor musunuz? Ve teknoloji çağında süregelen bir yaşamda; bir nebze unutulan “Tiyatro” ne kadar önemli sizce?

Her iki platformda da oldukça yoğun çalışmalarım, hep öğrenerek sürüyor. O açıdan çok mutluyum ve şunu anladım ki bir ömür boyu öğrenci kalabilirim ve kalmalıyım da! Her bir proje ayrı bir heyecan; ayrı bir yolculuk gibi... Üretme yetisi bence yaşamın bize sunduğu; varoluşumuzun doruğundaki o müthiş haz. Yaratımın benlik ve tragedya duygusuyla olan direk bağı, kendiyle baş başa kalmış biz insanoğlunu yaratıcı süreçlerin içine çeker. İnsan yaratırken kendi bilicine vakıf olur; onu yeniden bulur; Varoluşçu  Psikiyatr Rollo May’ın ifadesiyle önce bilinçsizleşir;bu bilinçsizlik kendinden geçmenin ötesinde; sonra ortaya çıkan kendimizle tümleşmektir. Yaratmak büyük bir enerji bence;bilinçli bir itiyle Sanata dönüşen bir enerji... Konuşmamızın başında ilk sorunuzdaki o sanat, bu enerji ve onu oluşturan ruhuyla hem çok doğal hem de bir o kadar özgün diyebiliriz. Tiyatronun gönlümdeki büyük ve müstesna yerini ise kelimelere dökemem! Benim için Sanatların Zeus’udur Tiyatro! Gerçekliğin içinde bize yaşamın tüm anlamını, vital ve en naturalist haliyle sunan; Yaşamı ,içinde yaşarken onun kültürel, atmosferik katmanlarından alıp büyülü bir realizasyon içerisine Metaforik zenitlere ulaştıran,ve bunu yaparken bu yolculuğa bizleri de an ve an keyifle dahil eden Sanatların en büyüğüdür. Jung’un varlıksal tanımında  Animus ve Animaların birbirleriyle iç içe girişini, oyuncunun rolüyle yaşadığı sıra dışı ilişkinin “İN SİTU” naturasında buluruz tiyatroda... Benim edebiyat aşkımı tetikleyen en büyük güçtü tiyatro çocukluğumdan beri. Hatta ilk izlediğim ve çok etkilendiğim eser; İonescu’nun Gerdegan’ıydı... Annemin sanat ve tiyatro sevgisi, bizi küçük yaşlardan itibaren ayda bir iki kere tiyatro salonlarına taşıdı. Teknoloji çağında olmamızın ise, tiyatronun majisine katkısı olacağının inancındayım. Dünyanın en eski sagalarından, İrlanda kökenli  Ulster Saga’da çok anlamlı bir tanım vardır, ‘’Curadmir’, yani şampiyonun hakkı. Ben, sanata bakış açımda; tiyatroyu “Sanatın Curadmir’i” olarak görüyorum. Varoluşçuluğun büyüsü de beni bu konuda hiç yalnız bırakmıyor tabii! Berthold Brecht Pikoreks yapısı, S.Beckett ve Chekov en etkilendiğim üsluplar. Var olsun tiyatro; var olsun sanat...

Çok okuyan bir sanatçı olarak, edebiyat söz konusu olduğunda, sizi en çok etkisi altına alan belirgin bir tema var mı? Bu hep merak konusudur, bir yazarı ne etkiler, o nelerden etkilenir diğer edebi eserler söz konusu olduğunda? 

Benim için, kesinlikle hüzün duygusu. Okuduğum tüm edebi eserler arasında zamanla beni sayfalara kayıtsızca bağlayan öğenin her şeyden önce O Hüzün duygusu olduğunu keşfettim. Bu duygu hikayeden hikayeye farklı renklere bürünür; o yazarın kişiliğinin, tecrübelerinin, yaşamı kavrayış şeklinin; okuyucunun da içsel algısıyla birleşerek, sanki bir resim tualinde karıştırılan tonlar gibi, özenle bir araya getirilip yansıması şeklinde yer bulur. Peki nedir bu renkler? Marquez’in, Llosa’nın, Neruda ve Mistral’in aşk kokan hüzünleri tartışmasız koyu kırmızıya çalar. Puskhin’in, Dostoyevski’nin, Proust’un, Joyce’un ve Orhan Pamuk’un hüznü mekan ve manzarayla bütünleşir, yükseklere kanatlanarak yücelir,ve derken bir kuş gibi insanın yüreğine dalar,oradan sisli gri bir renk olur çıkar. Goethe’nin hüznü betimlemesi; Prometheus’ün ellerini dikenlere bulaması gibi coşkulu, naif ve romantiktir; Bence onun rengi, hayran olduğu doğu mistisizmini de yansıtan koyu pembe olmalıdır; gizli ve ihtiraslı...Nietzsche’nin  Poe’nun ve Kafka’nın hüzünleri; psişik, delice, uçsuz bucaksız dokulara bürünür, sonu bir türlü gelmeyen, insanın içinden çıkamadığı dipsiz bir kuyu gibi, tüm hücrelerimizi kapkara bir gecenin ıssız siyahına çalar. Borges, Stendhal ve Flaubert ile yakalanan hüznün vurgulu pastel tonları, Yahya Kemal Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal’le benim içimde vatanımı çağrıştıran toprak kahvesine bulanır ve ona adadığım her özlemimde o toprakta yeşeren küçük yeşil filizciklere dönüşür. A.Rand’in, Murakami ve Nabokov’un hüznü, size hiç hissettirmeden değişik bir şeffaflıkla içinize akar ve siz yine hissetmeden vücudunuzu değişik bir ironiyle terk eder; renksizdir onların hüzünleri, içinizi yakmaz. Tanpınar’ın eserlerinde hüzün; diğer tüm duygularla kucaklaşır, onların arasında yavaşça erir. Mutlu bir devinimle dönüşür ve her mevsim kişiliğini koruyan güneşli bir sarıya çalar.

Emily Dickenson’ın, Hemingway ve Steinback’in hüzünleri masmavidir, havaya dağılan tüy tanecikleri gibi uçucu, semanın etkileyici rengi kadar güzel ve hafiftir. İnsanın içinde bir boşluk hissi yaratır ve sonra aynı hisle onu doyurur.

Neden Hüzün öyleyse?

Çünkü hüzün; aşkın impromptu habitasıdır... Hüzün, doğamızın, yaşama sanatımızın olmazsa olmazıdır. Yalnızlık ve yaşanmışlığın birlikteliğini simgeleyen nostaljinin iskeletidir hüzün...Bu ifadelerim yanlış anlaşılmasın lütfen; sadece edebi mahiyette tanımlarım benim... Çünkü edebiyatta hüzün; mutluluğa zıt bir eksen çizerek, okuyucuyu besleyen ve derin iz bırakan bir yapıya sahiptir ve aşk kadar kuvvetlidir.

Selin Hanım son olarak, İngiltere ve Türkiye arasında bir yaşam sürmektesiniz. Bir aktivist olarak, İngiltere’den bakınca nasıl bir gelecek görüyorsunuz Türkiye için?

Dünyayı ilkel çağlardan beri  döndüren, iç içe geçmiş iki çok önemli faktörün olduğunu biliyoruz. Bunlardan biri din yani inanç sistemi, diğeri politika yani iktidar sistemidir. Devlet kavramı da; Eflatun’un tanımıyla; bu iki ögenin bir arada devşirildiği; makro insandır. Burada her ikisi içinde en önemli kriter bilgidir. Bu iki sistem organik bir bağ ile birbirinden kopamaz. Biri toplumu, tekili tanımlar; diğeri tümü kavrayan söz, ses ve sonuçtur. İkisi de hem çok önemli hem de tehlikelidir. Bilgi ile manipüle edilen tüm devlet sistemlerinde; en güzel kazanım istikrardır. Öyleyse hem insan hem de makro insan bilgili olmalıdır. Evet; sorunları olmayan coğrafya yoktur ve hiçbir ülkede tam steril bir ortamdan bahsedemezsiniz. Ama temelde; yaşam iskeletinde kırıkların sızıntıların olması; başlı başına küçük provokasyonların, çatlamaların bir ülkenin yaşam istikrarını temelde zedeleyecek büyük olaylara sebep olmasına yol açar. İşte burada ülke yöneticilerinin bilgi birikimi, kendi kültürünü coğrafyasını ve dünyayı tam teşekkülüyle tanıma yetisi önemlidir. Çünkü sistemler arasındaki doğru manipülatif adımları onlar atarlar.Türkiye jeo-politik açıdan dünyada önemli bir güce sahip, hem geçmiş zengin ve olgun tarihi, hem de şimdi bünyesinde barındırdığı gelecek vadeden; en büyük sermayesi konumundaki genç nüfusuyla. Bu AB’ye girme süreçlerinde göz ardı edilen bir durumdu. Ben; birlik içinde bulunma, çaba, ödün  ve ani değişimlerini  çok pozitif değerlendiremeyeceğim; bu uzun bir konu. Ancak devlet ve hükümetler, elinde bulundurduğu otorite hakkını; kesinlikle sağlıklı bir oto-kritik sistemi ile; baskıdan uzak sağduyu ve bilgi birikiminden ayrı düşünmeden, diktaya yönelmeden, şahsi çıkarlarını  göz ardı ederek, kullanmalı yoksa ülkelerini büyük bir sosyo-politik kaosun içine sürükleyerek erir giderler. Şu an Türkiye’de yaşanan kaosun büyük bir kısmı sadece bu hususlarla izah edilebilir. Bizler birey olarak demokratik bir ülkede özgür ve huzurla yaşamak isteriz.Bu her bireyin; varoluşuyla getirdiği temel yaşam hakkıdır. Bunu da bizim için gerçekleştirecek yöneticileri seçeriz. Bunu yapmayanı değiştirme hakkımız da yine bize aittir. Ne kadar bilgi sahibi isek; o kadar bilinçli vatandaşlar haline dönüşüyoruz. Çünkü yanlış sistemlere meydan okuyan en büyük güç; Bireyin Özgürlük hakkına sahip çıkma arzusudur. Ama önce bunun haklı bilincine sahip çıkmalıyız. Rousseau der ki; mucizeler; kendilerini Baskıdan korumak için hepsi de özgür insanlar tarafından gerçekleştirildi. Proudhon’un “What is Property; Property is Theft” adlı tanımı aslında; bireyin bu sosyo-politik kimliğini tanımlar. Maalesef ülkemizde yanlış yorumlanan bir felsefe olan anarşinin romantizmde yatan kökleriyle  değerlendirirsek; insanca yaşamak isteyen birey; paradigmalara teslim olmayan, bilgi sahibi olan ama bu bilgiyi yalnızca düşünerek değil, aynı zamanda eyleyerek hayata geçiren, varlıksal özgürlüğünü toplumsal platforma taşımayı hedefleyen, baskıcı her türlü mülkiyet ve otoriteye karşı gelen, siyasetin buyurganlığından etkilenmeyen bilinçli, bir o kadar da  mücadeleci olmalıdır. Mülkiyet hakkı sadece bireye aittir ve devlet mekanizması bireylerinin bu hakkını korumakla yükümlüdür; ona sahip olmakla değil. İyi yönetilen bir ülke, akıllı ve duyarlı vatandaşın bilgiyi sağduyulu şekilde kullanarak, iki ana sistemi birbirine karıştırmadan, halkı arasında ayırımcılık yapmadan, liderlik ve yöneticilik vasıflarının kendi karakteriyle simbiyotik bir ilişkisinin olmadığı, ülkesinin ve dünyanın gerçek bilgisine sahip, diplomatik ilişkilerinde ödünsüz altyapılar kurabilen ve her şeyden önemlisi; toplum bireyleri arasındaki sosyal tahammül mekanizmasını yani fikir birlikteliği veya varlık kabulü de diyebilirsiniz buna ve bunu sağlayabilen liderleri yönetime getirmesiyle oluşur. Sanatta; yaratıcılık, hayatla sınanmaya gereksinim duymaz; ama siyaset öyle değildir der Chomsky, hayatın onayına zorunludur; yoksa hiçleşir ve ülkelerde güdülen siyasetin entelektüel niteliği; iktidar ve muhalefet dengesine bağlıdır. Burada yine karşımıza; bilgi ve bilgili insan çıkar. Bizler ne kadar çok; kendimizi bilgiyle besler, ne kadar çok entelektüel bir dünya aktivisti olursak; düşünsel militanlığımızın yanı sıra, geleceğini kendi yüreği ve aksiyonları ile şekillendiren birer eylemsel varlıklar, vatandaşlar ve seçmenler oluruz; ülkemiz için yine Eflatun’un deyimiyle “filozof krallar” yani; erdemli, bilinçli, yüksek ruhlu, vizyon sahibi, adaletli ve doğru devlet adamları seçeriz. Yaşama bir kez geliyoruz; sanattan siyasete, terörden barışa; ülkemizin geleceği; hepsi bizim elimizde; hepsi varlık gücüyle ilişkili; yeter ki güzel bir dünyada yaşamak için, başkalarının adımlarını beklemeyelim. Bunu kendimiz başaralım, bu gücümüz fazlasıyla var... Aktivist yazar June Jordan’ın deyimiyle; “Aslında yaşamın her boyutunda beklediğimiz; kendimiziz...’’.

Söyleşi: Mag Türkiye

Selin Söğütlügil'in röportajı,

Yorum Yaz