Menü İcon

Reha Erdem: ''Sanat bilgiyle olur, girişimcilikle değil''

Son filmi ‘Koca Dünya’ önce Venedik’te ‘Jüri Özel Ödülü’ aldı, sonra Adana’da ‘En İyi Film’ ödülüne uzandı. Reha Erdem’le filmini, sinemaya bakışını, imgeleri, simgeleri, Yeşilçam’ı, James Bond’u ve Cem Yılmaz’ı konuştuk...

Röportaj Gazetesi

Reha Erdem: ''Sanat bilgiyle olur, girişimcilikle değil''

Önce Venedik, sonra Adana... Ödüller ama en önemlisi filme ilişkin tepkiler. Neler söylersin bu konuda?

Eskiden insanlar filmlerimle ilgili daha fazla sürprizler düşünüyordu. Ama şimdi herkes zaten aşağı yukarı biraz hazırlıklı geliyor.  Oradan yırtıyorum!

‘Koca Dünya’yı Adana’da izleyen bir avuç azınlık olarak özellikle rüya sahnesinin (ben ve bir grup eleştirmen) muhteşem olduğunu düşündük. Bu film bizce, senin görsel anlamda başyapıtın. Sen ‘Koca Dünya’yı diğer yapıtların arasında nasıl bir yere koyuyorsun?

E, tabii ‘Koca Dünya’ yeni olduğu için daha ön planda. İki gösterimi oldu. Hani insan en çok küçüğü kollar ya, benim de şu an en çok kollandığım filmim bu. Başka yerlerden de dediler “Bu en iyi filmin” diye ama daha öncekilere de demişlerdi. Şaka bir yana ama öyle deniyor. Ben bir tek şuna bakıyorum, “Yine farklı bir şey yapıyorsun” diyorlar, bu mesela çok hoşuma gidiyor.

Adana'da film sonrası söyleşiye katıldı, seyircilerden bazıları belki doğru cümlelerle değil ama nihayetinde bir hissiyatı dile getirdiler, mesela biri “Jin'de yarım kalan şeyleri burada tamamlamışsınız" dedi, sen ne diyorsun bu akrabalığa?

Akrabalık var tabii, hepsini ben yaptığım için!

Sanırım ‘Koca Dünya’daki ormanlık alanı, hayvanlar vs.’den de bu görüşe varıldı...

Tabii yapılmış bitmiş bir film olunca bir benzerlik bulunabiliyor. Bu normal... Filmi yaparken “Şuralardan şu eksik kalmış, tamamlayayım” gibi bir şey söz konusu değil. Ama o gün de o soruya verdiğim cevap gibi bir eksiklikler var ki, yeniden bazı şeyler çekiyorum!

Bütün filmlerine bakıldığında sanki bir ‘Büyüme’ meselesi var. Özellikle karakterlerin... Bir dünya var ve o dünyaya nüfuz etmeye çalışırken tökezleyen, masumiyetleri bozulan karakterler... Bu konuda ne dersin?

Masumiyetleri bozulması konusunda sanırım ‘Hayat Var’dan bahsediyorsun...

‘Hayat Var’ da var tabii ki ama örneğin ‘Korkuyorum Anne’de sünnet olmaya direnme, hep kaçma hali. Malum sünnet bu topraklar açısından biraz da büyümenin ifadesi. 'Kaç Para Kaç'ta da parayla birlikte bir masumiyet bozuluyor.

Evet ama ‘masumiyetin bozulması’ lafı bana çok doğru gelmiyor. İnsan çünkü hem masum hem de bozuk zaten...

57f8b20dc03c0e37fc496a85

Biliyorum, sen insanı kötülükleriyle birlikte tanımlıyorsun.

Evet. Belki de mesele kötülüklerimizi terbiye etmek, böylece olgunlaşmak, büyümek... Bunlar tabii ki hayatın meseleleri zaten. O anlamda filmlerimin  ortaklıkları var elbet.

Buradan şuraya geçecektim,  ana karakterlerin masumsa onlara göre kötü nitelenebileceklerin masumiyeti nerede bozuldu, onları kim kötü yaptı? Ve iyilerin masumiyeti nerede kaybolacak?

İşte tam bozulacaklarken film bitiyor. Sinemanın güzelliği de burada. Hep söylüyorum, daha çok hayal kurdurtan filmleri seviyorum. Birebir gerçeğin de hayalde yeri yok. Önemli olan hayal kurdurtan filmler...

Peki ‘Koca Dünya’nın ana karakterlerine 'Tutunamayanlar' demek doğru olur mu?

Ben aslında onları tutunamayan gibi görmüyorum. Hayat zaten herkese aynı numarayı yapıyor. Kimisi böyle yakalanıyor, kimisi şöyle yakalanıyor. Filme genel olarak baktığımızda büyük bir karışıklık var. Mesela kadına ‘Dayı’ diyorlar. Yattığı kadına "Anneciğim, anne" diyor. Bu da büyük bir karmaşaya neden oluyor. Babasızlık ve yetimlik her anlamıyla var. Baba hep güven verir, dert o biraz da. 

Adana’daki film sonrası söyleşide de çokça vurgulandı ama senin filmlerine ilişkin genel bir mesele bu. Seyirci filmlerinde ‘İmge ve simgeler’den bahsediyor, sense her seferinde “Benim sinemamda öyle bir şey yok” diyorsun.

Bu aslında çok derin bir mesele... İnsanlar filmi izlerken öyle algılıyor, sonra da öyle konuşuyor. Olabilir. ‘Koca Dünya’ için Adana’da “Âdem ile Havva’nın hikâyesi gibi” dedi bir izleyici. Hiç düşünmemiştim, ama öyle de okunabiliyor demek ki. Aslında bazen öyle tanımlamak, kullanmak işleri kolaylaştırabilir, ben de derim “İşte bu dünya Türkiye’yi temsil ediyor, hepimiz babasızız” falan. Güzel de durur ama öyle bir niyetim yok. Ya da mesela şu çay içtiğim bardak; ‘Türkiye” diyebilirim, devam ederim, “tekinsizliği temsil ediyor, hepimiz tekinsiziz” falan. Dediğim gibi bir sürü şey uydurabilirim ama durum bu değil

Sinemada gerçekçiliğe karşısın ama bütün filmlerinde, hikâyelerinde “Her şey göründüğü gibi, gerçek neyse o” diyorsun yani.

Her şey göründüğü gibi diyorum. Ama iş biraz da herkesin bu elbiseyi nasıl kullandığına bağlı. Yani birisi kalkıp da “Ama bu şey” dediği zaman da “Hayır” demiyorum. Örneğin demin bahsettiğim, ‘Koca Dünya’ya ilişkin Âdem ve Havva hikâyesi ya da günaha yakınlar tanımlaması gibi. Bunların hepsi uyuyor. Hatta bazen hoşuma gidiyor.

57f8b21cc03c0e37fc496a87

Bir söyleşinde okudum, izleyici yorumunu çok beğenmişsin ve “Bundan sonra ben de kullanayım” demişsin.

Gerçekten  de öyle... ‘Beş Vakit’ filminde olmuştu. Bir derneğe gittik. Çok da hoş insanlar. Filmi gösterdiler, ondan sonra biri öyle çalışmış ki, ‘Beş Vakit’i ay ve güneş üzerinden anlattı. Dedim ki, “Şunu yazılı ver. O kadar güzel bir açıklama ki”. Ama bu benim tarzım değil. Çünkü benim böyle bir derdim yok. Gerçekten yok! Benim de tabii ki birtakım dertlerim var ama bahsedilenler değil. Şimdi oturayım Türkiye ile ilgili film yapayım ya da şunun arkasına şunu koyayım, yollara engeller koyayım, karakterler yürüdükçe anlasınlar gibi şeyler mesela bana çok kötü geliyor. Hatta nefret ediyorum.

Galiba mesele bir noktadan sonra filmin yönetmenin elinden çıkması ve kolektif hafızadaki serüvenine atılması meselesi.

Zaten benim sevdiğim, ‘Özgür sinema’ olarak adlandırılan şey de bu. Tüm sinemaları seviyorum tabii ama benim yapmaya çalıştığım ve içinde olduğunu düşündüğüm alan özgür sinema... Yani şey gibi, ‘Şarkı Söyleyen Kadınlar’ için Japonya’da söylemiştim. Bir seyirci vardı ve uyudu birazında... O, film için değerli bir seyirci. Uyanır, devam eder. Bir şey kaybetmez ama... Ben öyle seyirciyi seviyorum. Geçenlerde yine çok hoşuma giden bir şey oldu. Biri kızmış bana yazmış, “Filmlerinin yanında Godard’ın filmleri stand-up kalır” diyor. Açıkçası ben hiç böyle olduğunu düşünmüyorum ama bu bakış ilgimi çekti tabii ki.

Koca Dünya

Senin anlattığın anlamda basit olduklarını düşünürlerse tartışacak bir şey kalmıyor. Belki biraz daha konuşmak için olabilir mi?

Ama ben “Gördüğünüz kadar anlayacağınız” dediğimde, o da ilginç geliyor insanlara ve zevk alıyorlar. Ben sırf  hikâyenin yönettiği filmlerden çok sıkılıyorum. Çok sıkıcı geliyor, üç dakikada kavrayıp sonunu anlıyorsun. Hikâye tabii ki iyi bir malzeme ama tek başına bir yapı malzemesi olduğu zaman benim için çok sıkıcı oluyor. Kısaca lafla anlatılamayan filmleri seviyorum. ‘Beklenmeyen sinema’; kendi sinemamı, yapmak istediğimi en güzel bu laf tanımlıyor. Yani bir sonra neyin geleceğini bilmediğin sinema ya da filmler... Hep sana yeni sürprizler, yeni ufuklar açan, nereye gittiğini bilmediğin ya da beraber gittiğin, uzaktan baktığın...

57f8b23dc03c0e37fc496a89

Ama bazen klişelerle de çok güzel filmler oluyor...

Tabii, ben ona laf etmiyorum. Ben daha çok sanat formatı olarak konuşuyorum. Bizim çerçevemiz biraz da o... Birçok filme hayranım da... Ama ne bir tek formül var, ne de tek bir yol. Benim çizdiğim yol bu.

Kendi inanç sisteminde bu filmleri nasıl tanımlıyorsun?

Benim için inanan insan önemli. Hayatımız insanlarla gidiyor, metaforlarla değil. Dolayısıyla inanan insanın inancı, inanç veriyor insana... Allah inancı, devrim inancı, idealizm vs.

Paraya inanlar da var ama.

O neymiş ya, paraya inanılır mı?

İlk filmin ‘A Ay’ı çektiğin dönemdeki Reha Erdem’le şimdikini kıyaslasan.Galatasaray Lisesi mezunusun ve Fransa’da eğitim aldın, o zamanlar çok mu Fransız sineması etkisindeydin? 

Fransız sinemasından çok etkilendim mi, tam olarak “Evet” denemez. Ama ‘A Ay'ı yaptığım sıralar çok katıydım. Kaç tane arkadaşımı kaybettim film tartışmalarında. Piyasaya giren yeni filmlere hiç gitmezdim. Yedi yıl boyunca Fransa'da piyasa filmine gittiğim 10 kere falandır.

Daha çok etkilendiğin yönetmenler kimlerdi?

Carl Theodor Dreyer, Robert Bresson; daha çok karanlık filmler...

57f8b1f8c03c0e37fc496a83

Ozu da var mı?

Onu çok daha yeni kavradım. O zamanlar bakıyordum ama daha çok Kenji Mizoguchi hayranıydım. Bütün Amerikan B filmleri... Hastalık gibi bir şeydi,  Cecil B. DeMille'in bütün filmlerini izledim. İmparatorluk gibi bir geçmişi var. Onun dışında bir de şey var, okuduğum okuldan ötürü plastik sanatlarla beraber ele aldım sinemayı. ‘Deneysel sinema’nın hayranıydım.

Artık sinemamızın ‘Orta kuşak’ yönetmenlerindensin, yeniler hakkında ne düşünüyorsun, izliyor musun onları?

Çok film izliyorum. Özellikle jüriyken çok fazla film geliyor insanın önüne ve çoğu hiç film bile değil. Türkiye’de sanki biraz şöyle bir şey var; yapılmak için yapılıyor filmler. Ama tabii ki iyiler de çıkıyor... Yakın zamandan örnek vermek gerekirse ‘Sarmaşık’, ‘Abluka’, ‘Ana Yurdu’, bunlar gayet eli yüzü düzgün filmler. Dünya standardında meseleleri olan filmler.

Kendi kuşağından, birebir olmasa da en azından iç sesine yakın buldukların kimler?

Bizim kuşak dediğimiz yani orta kuşağın güzel bir özelliği, diğer dünya sinemasından farklı olarak; çeşitliliği çok güzel. Benim kuşağıma; işte Zeki’ye (Demirkubuz), Nuri Bilge’ye, Tayfun’a (Pirselimoğlu) bakıldığında, hiçbir film birbirine benzemiyor. Bir dış gözle tartıldığında “Aynı ülkede bile çekilmemiş olabilirler” yargısına varabilirsiniz, o kadar farklılar ki...

57f8b36ec03c0e37fc496a9b

Peki geçmişe yönelik övgüye, Yeşilçam’ın zaman zaman yüceltilmesine ne diyeceksin?

Evet çok yüceltildi; Yeşilçam, nostalji falan... Baktığında bir yanıyla da süflilik tarihi... Gerçekten aynı dönem dışarıya bakıyorsun, sene 1950, Amerikan sineması yardırmış, 60’da, İtalya’da Visconti’nin ‘Rocco ve Kardeşleri’ falan, inanılmazlar. Bu noktada “İmkânımız yoktu” bana çok da inandırıcı gelmiyor, çünkü dünya da aynı durumda ve birtakım insanlar, bir şeyleri başarmış. Yılmaz Güney ‘Umut’u yaptı. O imkânsızlıklarla... Yönetmenlik denilen sağdan gir soldan çık falan değil yani... Düşüncen olacak, bir fikrin olacak. Bir kere sanat bilgiyle olur. Girişimcilikle olacak şey değil.

'Abiler’den, ‘amcalar’dan var mıdır kendine yakın hissettiğin?

Lütfi Akad, bazı filmleriyle Yılmaz Güney, Metin Erksan... Biz biraz 'Babasız' büyüdük ya hani, onun için böyle!

CEM YILMAZ MUHTEŞEM BİR YETENEK

Adana’da rol aldığı ‘İftarlık Gazoz’ filmi dolayısıyla Cem Yılmaz da vardı ve ‘Koca Dünya’yı izleyip basın toplantısında soru bile sordu. Cem’le bir proje fikri yok mu hiç?

Evet, ben de isterim hep onunla çalışmayı. Gerçekten de Türkiye’de popüler kültürün iki büyük yeteneği var; biri Cem Yılmaz, diğeri Tarkan... İkisi de şahaneler. Türkiye’ye böyle insanlar daha önce gelmedi yani. Hele Cem Yılmaz, muhteşem. Zaman zaman konuşuyoruz, dediğin gibi Adana’da da buluştuk. Şahane bir adam, orijinal, değişik bir şey yapmak isterim onunla.

57f8b256c03c0e37fc496a8b

BOND ÇEKMEK İSTERDİM

Popüler sinemada seyrettiklerin?

Mesela son dönemde Sam Mendes’in Bond’larını beğendim. 

Fırsat olsa böyle filmler çekmek ister misiniz?

Tabii... Özellikle ‘007’yi çekmek isterim. Gerçekten isterim. Onun bir kodu var, belli bir makamda şarkı söylemek gibi bir şey... Yakın zaman önce oturdum, Bond’ların hepsini izledim, çok güzel bir format o. Girişi çıkışı harika. Arada cıvıttığı zamanlar var ama son serisini çok beğeniyorum. Mesela son Bond’un, ‘Spectre’ın mükemmel bir girişi var. “Bir filmi nasıl başlatılırsın’ın en iyi örneği... Helikopterle öyle güzel bir sunum var ki ama masal tabii bunlar.

Şimdi Bond’u siyah yapma çabaları var.

Olursa çok ilginç olur.

Ya Christopher Nolan’la birlikte başlayan çizgi romana sosyoloji katma meselesi?

Onları görmüyorum galiba. Fazla yapış yapış değiller. Bu filmleri seyrederken de öyle pek detaya gerek yok. Özgürce, eğlenerek izlenecek filmler. Biraz onların ihtişamı göze güzel geliyor.

‘UMUT’ TÜRKİYE’DE EN SEVDİĞİM FİLMDİR

İçinden geçtiğimiz bir dönem var şu anda. Bazıları bu dönemi sinemaya direkt taşımayı, bazıları göndermede bulunmayı, bazıları da hiç görmemeyi yeğliyor. Sen bu konuda neler söylersin?

Bu ülkede yaşıyorum, bu ülkede de yaşayacağım. Zaten ister istemez her şeyden etkileniyoruz. Bunların bana çarpması beni buraya getiriyor. Ben zaten bu acıları çekerek buraya geliyorum. Mesela ‘politik sinema’ diyelim. ‘Politik sinema’ denen şey bence zaten o politikayı bitiriyor öldürüyor. Gerçek politik sinema onu malzeme yapmayan, onu kendi içimize taşıdığımız gibi taşıyan sinemadır gibime geliyor. Bilmeden etkileniyoruz bir şeylerden, film de bunu geçirince daha güçlü kılıyor. Bunun tersini yapanlara da laf etmiyorum. Benim için bu böyle bir şey.

Senin için sinema tarihimizin en iyi filmi hangisi?

En çok sevdiğim film Yılmaz Güney’in Umut’udur diyebilirim. Bu film şansa yapılmış bir film değildir. Böyle bir film şansa falan da yapılmaz zaten. Bu, koskoca bir yönetmenin filmidir..

FUTBOLUN KENDİSİ YETİYOR

Özellikle festival buluşmalarında bazen futbol sinemanın önüne geçiyor, Filmlerden çok oynanan bir maçı ya da takım(lar)ın (Galatasaray’ın) durumunu konuşuyoruz. Konuya en hâkim olan yönetmenlerdensin, hiç futbol filmi düşünmedin mi?

Hiç düşünmedim.

Neden? Bu konuda bir hayli boşluk var sanki.

Şöyle örnek vereyim, yıllar önce İsmet Özel üzerine bir şeyler yapayım istedim. Kendisine saygım sonsuzdur. Epey bir konuşmuştuk. Bana "Bir şeyin bir şeyi olmaz" dedi. Çok doğru bir şey söyledi. Sonra ben de vazgeçtim. Futbol meselesi de bana böyle geliyor, öyle bir ihtişam ki kendisi kendisine yetiyor. Yani ‘Bir şeyin şeyi olmaz’ meselesi. Öte yandan maçları televizyonda seyretmeyi seviyorum. Bazen Ruşen (Çakır) maçlara götürüyor. Mesela son gittiğimde etrafa bakmaktan golleri göremedim, statta o kadar çok ayrıntı, o kadar detay ve bakılacak yan var ki.

Söyleşi: Uğur Vardan

Koca filminin yönetmeni Reha Erdem röportajı,

Yorum Yaz