Menü İcon

Prof.Dr. Sadettin Ökten: ''İnşa eden adamın ruhu, rengi o mekâna siner''

Prof.Dr. Sadettin Ökten: ''İnşa eden adamın ruhu, rengi o mekâna siner''

İstanbul’un tarihi mirasına baktığımız zaman vakıflar eliyle şehrin inşa edildiğini görüyoruz. Bu hususta neler söyler siniz?

- İstanbul biliyorsunuz bir pagan ve antik Yunan şehri. Aşağı yukarı 1200 sene bir hıristiyan Ortodoks şehridir. Mühim bir şehirdir. Fatih’in fethinden sonra şehir dönüşmeye başlıyor. Dönüştürme işi mühim. Moğollar Anadolu’ya geldiler. Kösedağ’da müslümanları yendiler. Kösedağ Savaşı 1243 tarihindedir. Moğol hanının İslâm’ı kabulü ise 1307’dir. Dominant askerî güç, dominant kültüre ittibâ etti, dönüştü. İstanbul’da da böyle olabilirdi. Bir ara Fatih hıristiyan oldu şeklinde şeyler konuşuldu. Fatih hıristiyan olabilirdi, niye olmadı diyen de var. Olmadı. Çünkü kendinden emindi. Aynı şey Roma ile Cermenler arasında da oldu. Batı Roma’yı Cermenler yıktılar. Askerî güç onlardaydı. Ama çok geçmeden Cermenler de Roma’nın dinine ve kültürüne ittibâ ettiler. Fiziksel güç vardı ama Roma kalben ve onlardan daha güçlü idi. Onları dönüştürdü. Ecdâdımız İstanbul’u fethettikleri zaman gördükleri Ayasofya idi. Ayasofya karşısına o dönemde ortaya koyulan Bursa Ulu Camii var. Mimarî çok görünen bir şeydir. Sizin olmazsa bizim niye yok dersiniz. O dönemde Edirne’de Üç Şerefeli Camii var, Eski Camii var ama Selimiye yok. Bu ve buna benzer birikimle gelmişler ve şehri dönüştürmeye başlamışlardır. Önce mekânı dönüştürmüşler. Neden? Çünkü mekân dönüşmeden insanın dönüşmesi mümkün değildir. Göre göre insan bazı şeylere alışıyor. Yaşaya yaşaya . . . Yaşamak için de mekâna ihtiyacınız var. Mekânın da bir ruhu var. Taşın toprağın ruhu olmaz. Onu inşa eden adamın ruhu, rengi o mekâna siner. Sizi o mekân besler veya zehirler. Fatih, Fetihten sonra 1462’de bir ferman yayımlanıyor. O fermanda, “vezirlerim, ricâlim hali vakti yerinde olanlar, bu şehirde o vakte kadar görülmemiş bir külliye yaptırsınlar”, diyor. Herkes kendi imkânı muvâcehesinde. Kendi de yaptırmaya başlıyor. Kendi yaptırmaya başlıyor. Kendi yaptırdığı külliye ise Fatih Camii’nin bulunduğu yerdir. Burada Havariyyûn Kilisesi vardır. Bizans son zamanlarında şehre bakamıyor. Şehir çok pahalı. Şehirde yaşamak aslında pahalıdır. Ama şehri imar ederseniz şehirde kimliğiniz gelişir, var olursunuz. Aksi halde başka medeniyet tasavvurları sizi eritir. Halk ne kadar anlatsanız anlamayabilir. Görecek, duyacak, dokunacak . . . Fatih şehri alır almaz Ayasofya’yı bir külliye haline getirme başlıyor. Külliyeye dönüşme zaman alıyor. Bu şehri külliyelerle yani vakıf müessesinin kurumları ile dönüştürüyorlar. Külliye hayatın bütün iştiraklerini sağlayan bir müessesedir. İnsanların zihninde tevhidi bir hayat anlayışı var. Hayata baktıkları zaman bir vahdet ve bütünlük görüyorlar. Bu bütünlüğü bozan faaliyetleri ya gayri ahlâkî ya da gayri hukukî olarak değerlendiriyorlar. Bunun da mekâna yansıması külliyelerdir. Külliyelerin reisi camidir. İnsanları toplamaktır. Onun hemen yanında bu camiyi besleyecek medreseleri vardır, medreselerin yanında ise tekkeleri vardır. İçinde bulunduğumuz mekân da 1570 tarihinde yapılmış bir külliyedir. Burada bunu görüyoruz. Şu anda zihnimizde bu medeniyet tasavvuruna ait bütünlük kaybolduğu için biz külliyeyi tasavvur edemiyoruz. Zaten mekân da bölünmüş vaziyette.  Şu an cami ayrı, medrese ayrı . . . Eskiden dağınıklık daha fazla idi. Şu anda restorasyonlar sonrası toparlanmaya çalışılıyor. Bu külliyeler hayatın içinde ve halka hizmet ediyorlar. Beş kuruş parada almıyorlar. Bunların birincisi 1470’lerde yapılan Fatih Külliyesi’dir. İkincisi Fatih’in oğlu II. Beyazıt. Külliyesi’dir. Bizans meydanına yapıyor külliyesini. Mâlumunuz Bizans’ta, Roma’da meydan çok önemlidir. Meydanlarda medeniyet tasavvurunu müşahhas halde görüyorsunuz.

 Sadettin Ökten, 1942 yılında İstanbul’da doğmuş, 1959’da Vefa Lisesi’ni, 1964’te de İTÜ İnşaat Fakültesi’ni bitirmiştir. Aynı yıl İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde akademik hayata başlamış, 1971-73 yıllarında iki yıl süre ile ABD’de misafir doktora öğrencisi olarak bulunmuştur. 1977’de doktor unvanı alan Sadettin Ökten, 1979-80 akademik yıllında Belçika’da araştırmalar yapmış ve 1982’de doçentliğe yükselmiştir. 1985 yılında MSGSÜ Mimarlık Fakültesi’ne geçmiş, 1989’da profesör olmuş ve 2004 yılında da kendi isteğiyle emekliye ayrılmıştır.

Sadettin Ökten hâlen hem meslekî faaliyetine hem de kültür, medeniyet ve bilim tarihi konularındaki çalışmalarına devam etmektedir. Yayımlanan kitaplarından bazıları şunlardır: Fincanımda Cola Var (2014), Örselenmiş Osmanlı’dan Medeniyet Umuduna (2013), Yahya Kemal’in İstanbul’u ve Devamı (2012), Yahya Kemal’in Rüzgârıyla Düşünceler ve Duyuşlar (2008).

Vakıf nedir? İslâm tarihindeki tecrübeden de yola çıkarak vakıf pratiğimizi anlatabilir misiniz?

- Kur ’ân ’da doğrudan doğruya vakıf kelimesi geçmiyor. Ama insanlara hayır yapmak, malı Allah yolunda sarf etmek, müminlere, muvahhitlere emredilen bir husus. Bu hususu veyahut başka emirlerin tatbikatını Cenâb-ı Peygamber’in sünnetinden öğreniyoruz. Dolayısıyla bu hayrat nasıl yapılacak, malın hizmete tahsisi nasıl olacak, Efendimiz ’in sünnetinden öğrenmekteyiz. Bu sünnete bir hurma bahçesi var ve Efendimiz bunu vakfetmişler. Ayrıca mallarını, hurma bahçelerini vakfetmek isteyen Hz. Ömer ve Hz. Osman’a da kuralları söylemişlerdir. Yani vaz olunan pratik oradan geliyor. Daha sonra gelen âlimler ve fukaha hazerâtı bunu tanımlamış. Şöyle deniyor: Bir malı mâliki Cenâb-ı Allah olmak üzere -zaten bütün varlığın sahibi Allah’tır- tanımlandığı vakit bu malı alıp satamıyor ve hibe edemiyorsun. Bir malı Allah’ın mülküne tevdi ettiğiniz zaman bundan rücû da edemiyorsunuz. Hükmen bu mal Allah’ın malıdır, diyorsunuz ve bu maldan gelen menfaati de kullara dağıtıyorsunuz. Vakfın temel şartı budur. Bu mal ayakta kaldığı, yıkılmadığı, yanmadığı sürece çalışacak mânasındadır. Bunun da mânası ibadullahtır.

,

Yorum Yaz