Menü İcon

Pınar Altuğ: Saldırı Haberini Aldığım Anı Unutamam

Pınar Altuğ, Armağan Çağlayan'a konuştu. Mücevher tasarımı merakını, modellik yaptığı genç kızlık yıllarını, şöhretle ve magazinle ilişkisini, eşi Yağmur Atacan'ın uğradığı saldırıyı anlattı...

Röportaj Gazetesi

Pınar Altuğ: Saldırı Haberini Aldığım Anı Unutamam

Tasarımını yaptığı yüzüklerin fotoğrafını paylaşınca elleri sosyal medyada elleri '"yaşlı" bulunan Pınar Altuğ, Armağan Çağlayan'a konuştu. Mücevher tasarımı merakını, modellik yaptığı genç kızlık yıllarını, şöhretle ve magazinle ilişkisini, eşi Yağmur Atacan'ın uğradığı saldırıyı anlattı...

Siz mücevher mi tasarımı yapmaya mı başladınız?

Evet.

Tasarımı siz mi yapıyorsunuz, yoksa siz bir şirket mi kurdunuz?

Hayır. Dizaynını benim yaptığım bir mücevher koleksiyonu çıkardım. Aslında nereden çıktı diyeceksiniz. Ben bir designer tabii ki değilim. Ama benim annem mücevher çok severdi. Ve ben çok küçük yaştan itibaren onun mücevherleriyle haşır neşir olarak büyüdüm. Bana hep derdi ki “Gidip imitasyon takılara para harcayacağına her zaman git hakiki al kızım. Dolabında, kasanda dursun. Yarın öbür gün, altındır bu” derdi. Ben çok küçük yaştan itibaren mağazanın vitrininden mücevher seçmek yerine onları çizer yaptırırdım. Tarif ederdim kuyumcuma. “Ben şöyle bir yüzük istiyorum” diye... Çizmeyi bilmiyorum çünkü. O yapılırdı bana ve onu takardım. Parmağımda veya kulağımda birileri görüp “Bu ne güzelmiş” deyince “Ben çizdim” derdim. Sonra bir tesadüf oldu ve bir marka benimle işbirliği yapıp bir mücevher serisi çıkarmak istedi. Birazcık yüzü olmam gibi bir şeydi. “Bunun burası da şöyle olsa daha iyi olmaz mı?”  derken iş büyüdü ve o firmanın birazcık üstüne çıktı. “Biz bu kadar büyük bir iş düşünmüyorduk, bunu yapamayız biz korktuk” dediler. Ben bu arada bir sürü model ortaya çıkardım. Bir de bende hiç geri adım atmak yoktur. Bu arada da yapılan numuneleri takmaya başladım. Üstümde görenler “Yüzükler ne güzel, nereden aldın?” deyince “Demek işe yaradı, insanların dikkatini çekiyor” diye düşündüm. Ve tek başıma yol almaya karar verdim. Koleksiyonu büyütüp üstüne de bir isim koyup bir koleksiyon ortaya çıkardım.

Pırlanta mı?

Pırlanta ve altın.

Nerede satılıyor?

Lidyana. Com’ da satılıyor. Bir mağazanın içinde olmak için bile kapsamlı bir altyapı ve maddi güç gerekiyor. Altın ve pırlantadan bahsediyoruz. Her mağazaya beşer onar tane koymaya kalktığınızda ciddi maliyetlere çıkıyor bu. İnternette öyle değil

Zor bir şey değil mi internetten bunu satmak? Kadınlar gidip oyalanarak alırlar ya “Bu olsun, yok şu olsun” gibi. Ben olsam güvenmem internete. “Ya bunun sahtesi gelirse” derim.

Hepsi damgalı geliyor. Ama evet bunun da sahtekarlığı yapılabilir. Ama hayatımda hiç sahtekarlık yapmadım. Orada birazcık benim ismime güveniyorlarsa beğenip alacaklar. Hiçbiri karatlık pırlantalar değil. Güveninizi sarsacak büyüklükte bir parça yok üstünde. Ben neden böyle bir şey yapayım? Öyle bir güvensizlik problemi şu ana kadar yaşamadık. Daha piyasaya çıkalı iki hafta oldu ve satış iyi gidiyor. Bir de kermesler oluyor ve kermeslerde de ben başında duruyorum standın.

Elleriniz çok büyük olay oldu.

Ya bir de ben anlasam niye bu kadar olay olduğunu.

Yüzünüz çok genç duruyor demek ki...

Sanırım. Mesela çok gülüyorum “Yüzüne yaptığın estetiklerin yarısını eline yaptırsaydın” diyorlar. Yüzüme keşke o kadar çok estetik yaptırmış olsam. Henüz yüzümü gerdirmişliğim falan yok. Ama ellerim 15 yaşındayken de böyleydi. Yani benim ellerim damarlı, çizgili eller. Bunun için yapacak bir şey yok. Annemin de aynen böyleydi. İlk fotoğrafı koyduğum zaman amacım sadece parmağımdaki yüzükleri göstermekti. Ben hiç filtre falan da kullanmam. Millet kendini çok daha farklı gösteriyor. Ama benim hiç öyle bir çabam yok. Fotoğrafı çeker koyarım. O gün de elimde yüzüklerim vardı. Çok içimden geldi, fotoğrafını çektim. Elim nasıl görünüyor diye bakmadım bile. Çünkü benim için hedef yüzükleri göstermek.

Sizin her gün gördüğünüz bir şey olduğu için, sizin için “el işte”.

Aynen. Yapabileceğim bir şey yok. Elimdeki malzeme bu. Ben elimi beğenmiyorum, peki ne yapacağım? Mesela internet sitesi için fotoğraf çekimine giderken fotoğrafçıyla “Ellerim çok damarlıdır, yüzükler nasıl duracak" diye de dalga geçtim. “Photoshop yaparsın” dedim. Photoshop tabii ki var ama deli bir photoshop yok. Farklı bir ışıkta eliniz daha farklı çıkar. Ama cep telefonuyla gün ışığında çeker, üstüne de hiç filtre koymazsanız el bir şeye benzemiyor. Benim elimi güzel göstermek gibi bir derdim yoktu zaten. Ertesi gün elimde başka yüzükler vardı. Baktım ki ikinciden sonra ortalık o kadar kalkıyor ki o zaman eğlenmek lazım. Üçüncü de de “Çok yorgunum paketler ancak bitti, evde ailecek paket yapıyorduk” dedim. Burada “Onun elleri değil” tartışması var. Yani deli miyim ben neden başkasının elini kendi elim diye çekip koyayım? “Şöyle yapıyorsunuz, o yüzden elleriniz böyle” diye yazıyorlar. Ellerim 15 yaşından beri böyle. Yaşla alakası yok. Bir şikâyetim de yok. Çok şükür ki ellerim var. Ama böyle tepkiler alınca ben de eğleneyim dedim. “Sizin için hiç yüzük takamayacağım” diye boş elimin resmini çekip attım.

El estetik yapılmayan tek yermiş. Ben de yeni öğrendim.

Ben de zaten hiç şikâyetçi olup müdahale etmeye çalışmadım. Araştırmadım. Çünkü böyle deli gibi kozmetiğe düşkün, her tarafına sürekli bir şeyler yaptıran birisi değilim, saçımla çok oynarım sadece! Altı  ayda bir rengi değişir, modeli değişir. Keserim, kaynak takarım, onu yaparım, bunu yaparım.

El Kremimi Çantamdan Eksik Etmem

Mutsuz kadınlar oynarmış o kadar saçlarıyla.

Hiç alakası yok. Tam tersine hiç de mutsuz olmadığım zamanlarda yaptığım bir şeydir saç değişikliği. Çünkü kafama göre. Yıllardır böyle. Kocam çok eğleniyor. “Dokuz senedir beraberiz ve ben bilmiyorum kaç kadınla beraber oldum” diyor. Kaynak taktırıyorum, popoma kadar. Sonra onların değişme günü geliyor, çıkarttığımda o halim bir hoşuma gidiyor. “Biz bunları çıkaralım, biraz da şöyle keselim, şuraya da renk atalım” diyerek bambaşka bir kadın olarak dükkandan dışarı çıkıyorum. Bunların mutsuzlukla ilgisi yok, gayet eğleniyorum. Ama hani yüzüne gözüne çok bir şey yaptıran biri değilimdir. Ama eller bu, yapacak bir şey yok. Her zaman tırnaklarım çok bakımlı oldu. Ama yapısına yapacağım bir şey yok. El kremi de çantamdan tek eksik etmediğim şeydir. Cüzdansız çıkarım, el kremsiz çıkmam. Mesela kayağa giderim montumun cebinde el kremi vardır, başka bir şey yoktur. O el kremi her yere gelir bizle. Yağmur ile gece çantasız bir yere gittiğimiz de zavallının cebinde el kremi olur

Instagram ve Twitter’ın hayatımıza kattığı şeylerden bir tanesi de bu.

Evet, yani şunu görmeye başladım: İnsanlar illa ki negatif olma derdinde. Çok üzgünüm çünkü bu bir mutsuzluk göstergesi. Gerçekten bu kadar mutsuzsak çok yazık. Çünkü hayata bir kere geliyoruz, bu kadar negatiflik, bu kadar mutsuzluk çok kötü. Diyelim ki sizin fotoğrafınızın altına yorum yaptım ve “Bugün ne kadar hoş görünüyorsun” dedim. “Yalaka” damgası yiyorum. Neden yani, beğenemez miyim? Beğendiğimi dile getiremez miyim? Nasıl bir çıkarım olabilir bundan benim?

Ama dışarıdan herkes popüler kültürün içindeki insanları çok plancı, çıkarcı, menfaati için çalışan insanlar gibi görüyor nedense.

Görsünler. Biz gerçekten ne olduğumuzu biliyorsak önemli değil. Zamanla anlaşılıyor çünkü. Yani biri bana “Elin çirkin” dedi diye ben kendimi eve kapatıp ağlamıyorum. Güzel olması gibi bir iddiam da yok. Ben sosyal medyayı aktif de kullanan biriyim.

Twitter’ı eskiden ben çok kullanıyordunuz. Ama şimdi daha az kullanıyorsunuz.

Evet. Sırf yazmış olmak için yazılan şeylerden çok sıkılıyorum. Bu kadar internet kullanıyorlar, bir şey hakkında yorum yaparken onun ne olduğuna bakmıyor olmaları çok sıkıcı. Bir tık, ne demiş burada diye bak. Bu negatiflikten sıkıldım. Şöyle bir şey oluyor orada, birileri kan yardımı istiyor ve sen retweet yapıyorsun. Oradan bir tanesi diyor ki “Ben seni görmek için sayfanı takip ediyorum kan anonslarını görmek için takip etmiyorum."

En çok da nerede sinirleniyorum biliyor musun? Mesela küçücük bir bebek için yardım istiyoruz. Çünkü bana hep “Sen niye yardım etmiyorsun” diyorlar. Keşke herkese yetişebilsem, keşke o kadar param olsa. Ama böyle bir şey mümkün değil. Dolayısıyla elimden geldiği kadar destek de vermeye çalışıyorlar. Ben orada küçük bir çocuğun canı için uğraşırken orada satılan kurabiyeyi görmek istemiyorum. Geçen bir arkadaşımın tanıdığı için kan arıyorduk. Ertesi güne kadar bulunması gereken bir kan, zor bulunan bir kan. Ben altında senin keçeden yapılmış masa örtülerini görmesem de olur. “Kedimi kaybettim, benim canım çok acıyor” neden orada paylaşıyorsun? Bazen söylemek insanın acısını azaltıyor. Bir haykırış şekli. Sen bunun altına buzdolabı süsü satmayı ver yani. Bu benim bakış açım. Rahatsız olduğum içinde yok ediyorum onları.

Beni Ben Yapan Çocuklar Duymasın'dır

Siz Ankaralı mıydınız?

Ben İstanbulluyum. Beni İzmirli bilen de var.

Çok uzun yıllar aynı rolü oynadınız? Kaç yıl oldu?

12. Ama dizinin başlangıcından devam ettiği süre 12 yıl. 12 yılın tamamında yayın olmadı.

Ama 1000 bölüm çekmişsinizdir?

Çekmedik. Ben ilk 78 bölüm oynadım. Sonra ipin ucu kaçtı. Geri döndükten sonra günlük yayınlar başladı. Oralarda 200’ler oldu. Ama 500’ü zor bulur hatta bulmaz.

Ama bizi siz hep öyle hatırlıyoruz.

Çünkü bilmem kaç tane tekrar yayını oldu. Bildiğim kadarıyla Türkiye  tekrar yayın rekoru bizde. Bence mahsuru yok ama sizin öyle hatırlamanızın. Çünkü beni ben yapandır "Çocuklar Duymasın". Eğer bugün bilinirliğim varsa, şöhret kelimesini kullanmak bana çok acayip geliyor bu yüzden bilinirlik diyorum, burada "Çocuklar Duymasın"ın etkisi çok fazladır. Ondan kurtulmaya çalışmam çok büyük haksızlık olur. Bir de içinde olmaktan çok mutlu olduğum bir proje.

Oyuncular genel olarak sevmezler sürekli aynı rolde oynamayı.

Hiç öyle bir derdim yok. Bu konularda çok idealist biri değilim. "Çocuklar Duymasın" çok özel bir iş ve çok özel bir başarı. Kaç tane diziye nasip olur böyle bir şey bu kadar sene? Çocuklar elimizde büyüdü. Herkesten bir parça taşıdık. Ben gerçekten hem ekiple çalışmaktan çok mutluydum, hem de halktan geri dönüşü de çok güzel. Sokakta hâlâ birçok insan bana Meltem diyor.

İlk zamanların büyük fenomeniydi.

Tabii ki.

Çok büyük reyting alıyordu.

Çok enteresandır. O işe ilk başladığımız zaman böyle bir şey hayal etmemiştik. TGRT’nin “Haydi bir başlasın da görelim” dediği programdı. Ama korkunç bir zirve hikâyesi.

Siz hep sitcom’da mı oynadınız?

Aslında başka dizilerde de oynadım ama en ses getiren işim "Çocuklar Duymasın". Ben Yağmur’u bir dizide tanıdım. "İlk Aşkım" adlı bir dizide oynadık. Oktay Kaynarca ile karı kocayı oynuyorduk. Sonra Emre Kınay’la bir dizide oynadım. Yine karı kocayı oynadık. Hep genelde aile komedisi oynadım. Çok dramatiklik seven bir tip değilim zaten. Bir de komediler biraz daha eli yüzü düzgün insan seviyor. Hoş bir kadını koyuyorlar. Ben de onlardan biri oluyorum. Bundan da gocunmuyorum yapacak bir şey yok.

Önce Sunucu, Sonra Oyuncuyum

Oyunculuk dersi falan alıyor musunuz?

Hayır. Ama ben "Çocuklar Duymasın"la başladım. Karadağlı gibi bir partnerin eşiydim. Dolayısıyla bana çok fazla emeği ve desteği oldu. Hakikaten öğrendiğim ne varsa o ve Zeyno. "Bu nasıl oynanır?" dediğim de ikisinin de bana çok destek verdiği zamanlar oldu. Sonrasında kendiliğinden gelişti. Diksiyon dersi aldım sunuculuk yapmak için. İşim öncelikle sunuculuk zaten. Sonra oyuncuyum.

Hayatınızı hep magazinin önünde yaşayan birisiniz. Sıkılmıyor musunuz bundan?

Bunu özellikle tercih etmiyorum. Ama kaçmaya da çalışmıyorum. Aslında istediğim gibi yaşıyorum. Sonucu bu oluyor. Hiçbir zaman “Şuraya gidelim de fotoğraf çeksinler” diye düşünmedim.

Ama şöyle de düşünebilirsiniz “Şuraya gidelim de fotoğraf çekmesinler."

Çok acayip bir şey söyleyeyim size. Kilyos yolunda kendin pişir kendin ye ye gittim. Cümbür cemaat 18 kişilik bir grup. Yanımızda toplar, ipler, mangallar falan. İki gün sonra kendimi gazetede gördüm biri cep telefonuyla çekmiş.

Başka biri çekmiş ama.

Ne fark eder? Gazetedeydim.

İp atlarken mi?

Hayır, masada otururken. İp atlarken de olabilirdi. Benim için farkı yok. Ben bu işi yapmaya başladığımda 17 yaşındaydım. Dolayısıyla bilinmemeyi pek bilmiyorum. Böyle büyüdüm çünkü. 19 yaşında Türkiye güzeli oldum. Ama 17 yaşında mankenlik yapmaya başlamıştım. Benim zamanımda, güzellik yarışmasının ertesi sabahı sokakta geçen herkes Türkiye güzelini tanırdı. Şimdiki gibi değildi. Dolayısıyla böyle yaşamaya alıştım. Ben buranın yemeklerini beğeniyorsam, buraya sırf fotoğrafımı çekecekler diye gelmekten vazgeçmiyorum. Çünkü o zaman hayatım başkaları için yaşamaya dönüyor. Ve kısıtlanıyor.

Ama bilinir olmanın bedeli de bu.

Olsun.

Anne Olduktan Sonra Daha Deli Oldum

Hayatı başkası için yaşayacaksın.

Hayır, hiç öyle bir şey yok. Kim söylemiş onu? Ben öyle düşünmüyorum. Kendi doğrularımla, bana doğru geldiği şekilde, kimsenin haklarına tecavüz etmeden hayatımı yaşıyorum. Sonucu da neyse buna katlanıyorum. Yer geldiğinde yanlış bir laf sarf ettiysem de sonucuna katlanırım.

Hiç demediniz mi “Keşke bu kadar ünlü olmasaydım” diye?

Demedim desem.

Bir sürü de badire atlattınız üstelik.

Evet, ama bu benim hayatım. Yaşadığım her şeyi kabul eden biriyim. Bugün “Ne haber canım” deyip yarın işim düşmediğinde “öğğ” diyecek bir tip değilim. Hep aynı şeylere “öğğ” dedim. Aynı şeylere de “Ne haber” dedim. Anne olduktan sonra biraz daha deli oldum. Doğduğu günden itibaren canavara dönüştüğüm için medyadaki arkadaşlar da bu durumu kabul ettiler, "deli" deyip yaklaşmıyorlar. Yani atıyorum; evim Bebek’teyken Bebek Parkı bana yürüme mesafesiydi. Ben çocuğumla “Aman fotoğraf çekerler” diye Bebek Parkı’na gitmeyip arabaya koyup bilmem ne parkına mı götüreceğim? Niye? Ne yapayım, çeksinler. Ama şunu yapıyorum “Yeter, görüntü aldınız. Teşekkür ederim.” Onlar da “Teşekkürler” deyip gidiyordu. Bu ilişkiyi kurduğunuz sürece problem yok.

Birçok ünlü çocuğunu gizliyor, fotoğrafını çektirmiyor. Ama siz Su’yu gizlemiyorsunuz.

Mesela Sitare çok sevdiğim bir kadın. Yaptığı organizasyonları da çok seviyorum. Benim kızım da onun parti mekânını çok seviyor. Zaten üç kere doğum gününü orada kutladık. Şimdi ben Sitare’nin bir davetine gitmek istiyorum. Niye? Çünkü oraya gitmek benim için çok eğlenceli. Bir sürü arkadaşımı görüyorum. Sosyalleşiyorum. Çalışmaktan çok vakit bulamıyorum arkadaşlarımla gidip bir şeyler yapmaya. Orası benim birçok arkadaşımı bir arada gördüğüm ve keyif yaptığım bir yer. Kızım da oradaki aktivitelerde çok eğleniyor. Fotoğraflanıyor mu? Evet, fotoğraflanıyor. Su’yun da ilk günden beri tepkisi çok belli. Bir kare, iki kare belki verir. Sonra gider ve bir daha kimse yakalayıp kimse onu çekemez. Kimse de artık çekmeye çalışmıyor çünkü ellerinde büyüdü ve biliyorlar ki artık sıkılıyor. Kafasını çeviriveriyor. Ve ben Su’ya bir baskı yapmıyorum “Çok ayıp, fotoğraf çektirmen lazım” diye. Öyle bir mecburiyeti yok. Dolayısıyla olduğu kadar ama ben orada onun fotoğrafını çekecekler diye çok eğleneceği bir aktiviteden de geri kalmasını doğru bulmuyorum. Her neyse ne ise o aktivite onu yapıyor ve bunları yapmaktan keyif alan sosyal bir çocuğum var. Niye vazgeçsin bunları yapmaktan? Annesi ünlü diye mi? Yazık değil mi?

Bazıları ise magazin basınında görülmeyi kendilerini aşağıya çeken bir şey olarak görüyorlar.

Ben böyle hesaplar yapmıyorum. İşte doğru kararlar vermek için, evet öyle hesaplarım var ama geriye dönüp baktığımda da iş anlamında çok da büyük hatalar yapmadığımı görüyorum. İçinde olduğum tüm projeler başarıya kavuşmuş, uzun süreli ekranda kalmış ya da ses getirmiş projeler. Dolayısıyla iş yaparken böyle kurallarım ve ince eleyip sık dokumalarım var. Ama hayatımı yaşarken, aile içi kararları verirken elbette var. Bu oraya gidersek şöyle fotoğraf çekerler, bunu yaparsak onu yaparlar; böyle olmaya başladığı zaman hayat bambaşka bir hal alıyor ve ben bu kadar kısıtlı yaşayabilen bir tip değilim. Ben aklına geleni yapanlardanım. Gecenin 9'unda aklıma bir şey takıldıysa alışveriş merkezine gidip onu alırım. Bunu yapabilirim ve ben bunu yaparken alışveriş merkezinde fotoğrafımı çekecekler diye kuaföre uğrayıp makyajımı yaptıracak değilim. Eşofmanlarımla gideceğim. Makyajsızmışım, ne yapalım? Bütün kadınlar yataktan kirpiklerle mi uyanıyor? Tabii ki frikik vermemek için çaba sarf ederim. İstemeden oluyor mu? Tabii ki oluyor.

Güzellik Yarışmaları Artık Benim Zamanımdaki Gibi Değil

Siz kaç yıl önce Türkiye güzeli oldunuz?

Gerçekten duymak istiyor musunuz? 21.  Arzum Onan 93, ben 94’üm, Demet Şener 95. Ben Arzum’dan taç aldım, Demet de benden taç aldı. Kim Türkiye Güzeli oldu, neredeyiz ben de kaçırıyorum artık. Çünkü herkes başka bir şey yapıyor. O eski güzelliği kalmadı yarışmanın.

Aileniz ne iş yapıyordu? Çünkü bundan 21 yıl önce 19 yaşındaki bir kızı güzellik yarışmasına göndermek  ileri bir görüşlü ailenin yapacağı bir şey.

Neşe Erberk etkisi. Ben 17 yaşımda babamı kaybettim ve annem o zaman bir tekstil firmasında çalışıyordu. Büyük bir defileleri vardı, defileyi de Neşe yapıyordu. Ben de kulise gittim. Defile diye de kendimce giyindim, süslendim. 16-17 yaşındayım, bir defile kulisine gidiyorum ve orada mankenler olacak. Giydiğim elbiseyi dün gibi hatırlıyorum. Annemin yanına kulise girdim. “Bu güzel kız kim?” diye geldi Neşe ve annem tanıştırdı. "Mankenlik yapmayı düşünmez misin"e vardı iş. "Okulum var" dedim. "Belki görüşürüz" dedi, kartını verdi. Evde düşünüyoruz ve sonra babam hayatta izin vermez diye konu kapandı. Kısa bir süre sonra babamı kaybettim ve iş geldi dolaştı paraya. Saint Benoît’da okuyorum. Çok ciddi bir masraf, özel okulda okumak, yavaş yavaş üniversite sınavı yaklaşıyor ve kurs paraları gerekecek. Annemde böyle bir para yok ve babamdan kalan bir şey de yok. O zaman babam karşılıyordu benim tüm maddi ihtiyaçlarımı.

Anne babanız ayrı mıydı?

Altı yaşımdan itibaren. Dolayısıyla baba gitti, anne burada ve annenin aldığı maaşla benim öyle bir okulda okuyabilmem mümkün değil. Anca evin giderlerini karşılayabiliyor. Annem “Yapacak çok bir şey yok Pınarcım. Seni okuldan alacağım ve bir devlet lisesine vereceğim” dedi. O arada acaba ben kendi paramı kazanabilir miyim, kazandığım parayla hayatı devam ettirebilir miyim, bak Neşe Erberk de bir kart vermişti, gidip konuşsak mı diye konu başladı. Ve beraber gittik konuştuk. Dedik ki "Durum bu ve para kazanmaya ihtiyacım var." "Kazanabilirsin" dedi ve yavaş yavaş modellik yapmaya başladım. Ben gerçekten para kazandım ve kazandığım parayla okulumu ödedim. Sonra üniversite kursumu ödedim, sonra evin yükünü annemin üzerinden almaya başladım. Çünkü o arada annem rahatsızlandı. Bu arada annem rahatsızlanmadan önce Neşe bana güzellik yarışmasına katılmam için baskı yapıyordu. Ben de zaten çok çalışkan olmadığımı, ben o taraflara da dalarsam bu okulu hiç bitiremeyeceğimi söyledim. Bu uğurda zaten işe başladım ve şu okulu bir bitireyim. O arada Vizon Şov'un model seçmelerine girdim, Fransız bir koreografi vardı, beni beğenmedi. İçime yer etti, beni niye beğenmedi diye. Ve o sene de Miss Vizon Şov yarışması var. Bu yarışmada birinci olursanız bir sonraki Vizon Şov'da podyuma baş manken olarak çıkıyorsunuz. Dedim ki denemeye değer çünkü halk oyluyor. 11 şov yapıyorsunuz ve 11 şovda her gelen misafir oylama yapıyor ve o oylamanın sonunda da birinci açıklanıyor. Birinci oldum yarışmada. "Böyle bir yarışmada halk oylamasıyla birinci olabiliyorum demek ki güzellik yarışması denenebilir" dedim. Liseden mezun olduğum gibi güzellik yarışmasına girdim ve Türkiye güzeli oldum. Ondan sonra da meslek olarak bunu seçip hayatıma devam ettim.

Su’yu güzellik yarışmasına sokar mısınız?

Güzellik yarışmasına, bilmiyorum çünkü güzellik yarışması benim zamanım gibi değil artık. Benim zamanımda Türkiye güzeli olmanın gerçekten çok önemli bir yeri vardı ya da ben öyle zannediyordum, bilmiyorum. Kendime dönüp baktığımda öyle ya da böyle Türkiye tarihinde güzel olarak adım geçiyor. Su o yaşa geldiği zaman ne oluruz, ne biteriz bilmiyorum ama mesela model olmak istese benim aldığım hazzı alamayacak. Artık modeller bizim podyuma çıktığımız zamanki gibi defilelerde yer almıyor. Artık bu kadar büyük prodüksiyonlu defileler yapılmıyor. Şu anda Türkiye’de yapılan en büyük defile Fashion Week, onda da Türk manken podyuma çıkmıyor, misafirler dışında.

Niye?

Çünkü yabancılar daha ucuza çalışıyor. Hayatımız boyunca bunun kavgasını yaptık zaten biz.

Giderek tutucu olmamızın bunda etkisi olduğunu düşünüyorum.

Ne alakası var?

Atıyorum podyuma çıkıyorsunuz ve derin bir yırtmacınız var…

Affedersiniz ama dediğiniz kıyafetler Fashion Week’te hiç olmuyor. Hiçbiri giyilemeyen elbiseler değil. Hepsini bugün ben bile giyerim. Ben bilenin üstünü çiziyorum. Ben modelliği bıraktım, iddialı giyinmekte sıkıntım yok ama Türkiye’de ki modellerin hepsi de o elbiseleri gayet güzel taşır.

Taşırlar, ben taşımazlar demiyorum.

Sıkıntıları da olmaz giyerler yapmayın. Ne defilelerde neler giyiyorlar. Ben sizin gibi düşünmüyorum.

Ama sonradan başına iş alır mı kısmını bilemem.

Yok, çünkü Fashion Week’te çıkan elbiseler öyle elbiseler değil. Zaten en iddialılarını Çağla filan giyiyor.

Güzellik yarışması eğer canlı yayınlanacaksa o mayolar özel çiziliyor. Sizin dönemizdeki mayolara RTÜK izin vermiyor artık.

Evet, hâlâ Fashion Week televizyona çok çıkmıyor.

Bu yüzden çıkmıyor.

Çok yazık. Buna diyecek lafım tabii ki yok. Ama Türk modelin seçilmemesinin nedeni kıyafetler olmamalı çünkü birçoğu giyilebilecek şeyler.

Ben hayatımda bir kere defileye gittim ve çok sıkıldım.

Ben defileyi çok başka bir gözle seyrediyorum ve her seferinde podyuma çıkmak istiyorum. Benim böyle bir manyaklığım var. Hâlâ akıllanmadım yani.

Deniz Akkaya’nın modellik döneminde giydiği siyah bir transparan var. Deniz Akkaya bugün genç olsun onu giyemez, giyip oraya çıkamaz. Öyle bir şeyden bahsediyorum.

Dediğinizi kabul ediyorum ve bu çok üzücü. Bu tutuculuk mu bilmiyorum ama biz eskiden insanların giydikleriyle hiç ilgilenmiyorduk. Ne başlarındaki örtüyle ne de mini etekleriyle. Öyle bir noktaya geldik ki siz-biz olmaya başladık. Çok üzücü.

Saldırı Haberini Aldığım Anı Unutamam

Yağmur Bey, oyunculuğu tamamen bıraktı değil mi?

Aslında bırakmadı ama onu çok mutlu edecek bir proje gelmiyor.

Yağmur Bey şu anda ne iş yapıyor?

Şu anda yurtdışındaki pet ürünlerinin Türkiye’deki distribütörü. Mesela bir akşam bir bakıyoruz ben Yağmur’a pet shop açmışım gibi haberler çıkıyor. Öbür tarafta tropik hayvan pazarlaması yapıyorlar, diye haber çıkıyor. Tam da bu haberi okuduğumuzda Malezya’daydık. Ben de bir orangutan sevdim, orangutanın fotoğrafını koydum. Yağmur "Bunu da alıp getiriyoruz" zannedecekler diyor. Araştırmıyorlar bile.

Kurşunlanma hadisesinden dolayı bende de araba satıyor gibi aklımda kalmış.

Olabilir. Bir dönem alım-satım yapıyordu ama bu bir iş değildi. Eski zamanda bir oto galerinin içinde arkadaşıyla yumruklaşma oldu sanırım o zamandan aklınızda kaldı.

Ne kadar zor şeyler yaşamışsınız. Kurşunlanma filan.

Çok korkunç. Dün yıldönümüydü ve 1 sene oldu.

İnsan kendini güvensiz hissetmez mi?

Hissediyor. Bir de çok acayip bir şey. Hâlâ nereden geldiğini bilmiyoruz. Tetikçi dışarıda çünkü deli raporu var.

Sizin yerinizde başkası olsa korumayla gezerdi.

Biz de dikkatli yaşıyoruz, öyle söyleyeyim. Biliyor musunuz hayat öyle de geçmiyor. Bir dönem yaşadık ama Su içinde büyük bir travma. Markete gidiyoruz, “Neden abiler bizimle geliyor?” diyordu. Birine bir şey yapmak istiyorsanız zaten yaparsınız. Devlet başkanlarına yapıyorlar bize mi yapamayacaklar? Daha farkında yaşıyoruz demek daha doğru. Mesela algı şeklimiz değişti. Meğerse ne kadar çok insan silahla haşır neşir oluyormuş. Haberlere daha çok dikkat ediyoruz. Bir bakın Türkiye’de günde kaç kişi birbirine ateş ediyor. Kadın kısmını zaten geçtim. Adamlar da öldürülüyor. Artık kurşunlar gerçekten havada uçuşuyor. Bu bizim başımıza gelene kadar sanki üçüncü sayfa haberleri bana çok uzak ve hiç olmaz şeylermiş gibi geliyordu ve biz de o haberlerden biri oluyorduk az kalsın. O silah tutukluk yapmasaydı ben geçen sene kocamı kaybetmiştim.

İnsanın psikolojisi bozulur.

Bir dönem bozuldu. Ama sonra bununla da mücadele etmeyi öğreniyorsunuz. Haberi aldığım ilk anı hiç unutmam. Su ile oyun merkezinden çıktık ve cümbür cemaat markete gittik. Eve gidip bezelye ayıklayıp bezelye yemeği yapacaktık. Markete birçok arkadaşımızla gittik, hepimiz çocuklarımızlayız. Kasadayım, Yağmur’dan telefon geldi, çok mutluyum, eğleniyoruz bir sürü kadınız ve çocuklarımız etrafımızda. "Neredesin?" dedi "Marketteyim" dedim. "Sana bir şey söyleyeceğim" dedi, "Efendim" dedim. "Merak etme, ben iyiyim" dedi o anda etrafıma bir fanus kapandı zaten. Bir şey oldu ama aklımın ucundan silah geçmiyor. Kaza yaptı, düştü bileğini burktu filan zannediyorum. "Ne oldu?" "Ben saldırıya uğradım.” Ne? “Neredesin?” diyorum “Bilmiyorum” diyor bana. “Yağmur nereye kaçtın?" diyorum, "Bilmiyorum” diyor bana ve nefes nefese sesi. Beni düşünebiliyor musunuz? "Kimse geliyor mu?" dedim. "Polisleri çağırdık, geliyorlar beni buradan almaya" dedi. "Geliyorum ama önce Su’yu eve götürmem lazım" dedim. İşte orada annelik öne çıkıyor. Kimseye hiçbir şeyi söylemedim, kimden saklıyorsam! Su’yu yakaladığım gibi eve gittim. Su’yu eve bıraktım. "Kapıları kapatın, camları kapatın. Kapıları kimseye açmayın, ben sizi aramadan hiçbir şey yapmayın" dedim. Su’ya hiçbir şey çaktırmıyorum, eve şarkılar söyleyerek gidiyoruz ama içimde fırtınalar kopuyor. Eve bıraktım ve şehre nasıl geri geliyorum biliyor musunuz, deliler gibi. Ben gittiğimde polis gelmiş Yağmur’u almıştı ve şeritler döndürülmüştü. O bizim ailemiz için çok zor bir dönemdi. Çünkü birisinin kafasına silah dayandırılması çok zor bir şey. Ateş edilip, ateş almaması gözünün içine baka baka çok daha zor. O dönem hakikaten Su’ya hiçbir şey çaktırmayacağız, Yağmur’un psikolojisini yerine getireceğiz ve hayatta hiçbir şey olmamış gibi devam etmek zorundayız. 
Benim için çok zor zamandı ama bu sınavı doğru ve iyi atlattığımızı düşünüyorum. Hayatımda hiç yapmadığım kadar makyajlı gezdim o zaman, her gün. Yağmur’u dışarıya çıkarmıyorduk. Gelen herkesi eve buyur ediyorduk ve günde beş öğün ikramlıklar çıkıyordu. Mutfak hiç çalışmadığı kadar çalıştı o dönem öyle söyleyeyim. Sırf hayat devam ediyor ve geçecek diye göstermek için.

Bundan 10-20 sene sonra en büyük travmanızı sorsalar bu olur herhalde.

Herhalde. Çok korkunç. Allah beterinden korusun.

İlk evlendiğiniz zaman yaş farkınız magazinin derdi oldu.

Genç kadınlar adamlarla evlenebiliyor ama genç adamlar kendilerinden büyük kadınlarla evlendiği zaman biraz problem oluyor.

Niye?

Bilmem. Benim için problem değil. Ben kendimden dokuz nyaş küçük adamla evlendim.

Sorun oluyor mu?

Niye olsun? Bir şey söyleyeceğim. Ben Yağmur'un tam yaşını bilmiyordum ama benden küçük olduğunu biliyordum çünkü biz bir dizide tanıştık. O Oktay’ın oğlunu oynuyordu. Biraz da insanların algısı o yüzden öyle oldu, çünkü kocamın oğlunu oynayan adamla evlendim. Oktay da hayatı boyunca dalga geçiyor benimle.

Bir otokontrol oldu mu sizde? Evet, âşık oldum ama benden küçük, yapmamam lazım diye?

Ben işte böyle yaşayan biri değilim. Ne derler diye düşünmüyorum. Tamam, Yağmur yaşını gösteren birisi ama etrafımızdaki birçok adam da yaşını göstermiyor. Bir gün ben size gelip sizin bir arkadaşınızla tanışsam kaç yaşında olduğunu mu soracağım? Kimlik mi isteyeceğim? Flört etmeye başlayacaktık, görüşecektik filan ben bir şekilde yaşını öğrenecektim. Ne yapacaktım? Vaz mı geçecektim? Bu kadar aptalca bir şey olabilir mi? Her şey çok güzel, çok güzel hissediyorum, çok seviyorum ama ne derler? Yok ya. Benim hayatım bu. Ben yaşıyorum. Beş dakika önceye geri dönemiyorum. Ben benim hayatımda beni mutsuz eden hiçbir şeye geri dönmüyorum artık. Ben çok kıymetliyim çünkü.

Ne kadar güzel bakıyorsunuz hayata, ben böyle bakamıyorum.

Tavsiye derim. Ama tabi bunlar iki günde olmuyor. Yaşadıklarınız size bunları öğreniyor. Bir şeylerin arkasında kalarak hayatınızı devam ettirdiğiniz de hiç geçmişten kafanızı sökemiyorsunuz ve geleceğe bakamıyorsunuz. Siz, siz olmaktan çıkıyorsunuz. Ben 17 yaşımda babamı kaybettim, 24 yaşımda annemi kaybettim. Çok genç kayıplar. Ailemiz olarak biz çok küçücüğüz ama birbirimize çok bağlıyız. İmdat dediğim an hepsi dünyanın her yerinden koşar gelir. Böyle de bir aileyiz. Peki, ne yapacaktık? 24 yaşında anne de gitti ve kös kös evde mi oturacaktık? Beni böyle yetiştirmedi ki annem. Bana her şartta ayakta durmayı öğreten bir annem vardı. 17 yaşımda defilelerden eve dönerken saat geç, saçım yapılı ve makyajlı her akşam başka biri beni bırakırdı. Direkt damgayı vur değil mi, çok kolay. Ben anneme acaba kısa mesafede insem ve taksiyle mi gelsem dediğimde "Ne münasebet" demişti bana. "Sen ne yaptığını biliyor musun?" "Biliyorum." "Ne yapıyorsun?" "Para kazanıyorum." "Sen de o zaman o arabayla kapını önüne kadar geleceksin, arabadan kaçar gibi inmeyeceksin, sen içeri girene kadar arkadaşın saygısından kapıda bekliyorsa bekleyecek, öyle gidecek. Sen de bunun karşısında dimdik duracaksın" demişti bana. Ne kadar doğru. Çünkü ben okulumun parasını kazanmak için dışarıdan geliyorum. Dışarıdan bakılan fotoğraftan istediğiniz yorumu yapabildiğiniz halde ben işten geliyorum ve ben okuldan çıkardım okul formasıyla defile provasına giderdim. Kulise girer, formamı çıkarır, kotumu çıkarır, provamı yapardım. Herkes saç makyaj arasındayken ben testimi çözerdim. Bunları kim biliyor? Kimseye anlatmadım ki bilsin. Bilmesi de gerekmiyor ki zaten.

Takılarınız için sonraki düşünceniz dükkân açmak mı?

Zaman ne gösterecek onu göreceğiz. Belli aralılarla yeni koleksiyonlar gelecek. Çünkü internette bir kere yaptım koydum olmuyor. Hep yeni bir şeyler koymak gerekiyor. Şimdi Anneler Günü geliyor, güzel bir Anneler Günü koleksiyonu var. Sonra mezuniyetler başlayacak. Genç kızlar için bir şeyler hazırlayacağız. Belki genç erkekler içinde bir şeyler yaparız.

Söyleşi: Armağan Çağlayan

Pınar Altuğ, Armağan Çağlayan'a konuştu.,

Yorum Yaz

Yorumlar

Ahmet İçirgin 2019.03.30 03:46

öfff ya arkadaş benim pınar altuğ la ne benzerliğim yada arkadaşlığım olabilir. birileri sürekli paralel olarak önümüze atıyorlar... Sevgilim değil... Arkadaşım hiç değil... görüşmüşlüğüm yok yüz yüze... Lütfen özünüze dönün...