Menü İcon

Ortadoğu Tarihi Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Tomar: ''Amerika Türkiye’yi yıkıma itmek istedi''

15 Temmuz darbe girişiminin ardından Ortadoğu Tarihi Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Tomar, Amerika'nın FETÖ'yü 60'lardan beri kullandığını belirtti. Tomar, Türkiye'yi Suriye savaşına sokmak için kanlı planların döndüğünü belirtti.

Röportaj Gazetesi

Ortadoğu Tarihi Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Tomar: ''Amerika Türkiye’yi yıkıma itmek istedi''

TOMAR:  Amerika FETÖ'yü 60'lardan beri kullanıyor. Komuta kademesindeki FETÖ sayısını iyi bildikleri için 2011'de Türkiye'yi Suriye'deki savaşa sokmak için çok çaba harcadılar. Başaramayınca diğer yöntemler girdi devreye.

**

Önce ABD işgaliyle Irak bölündü. Şimdi iç savaş görünümü ve DAEŞ eliyle Suriye bölünüyor. Eş zamanlı olarak Türkiye'nin üzerine PKK, DAEŞ ve FETÖ terör örgütleri salınıyor. Gezi'den 17-25 Aralık'a, terörden algı operasyonlarına kadar meşru iktidarı alaşağı etmenin her yolu denendi. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı öldürüp Meclis'i bombalayarak Türkiye'yi düşürmek isteyenlerin geldiği son sefil nokta FETÖ darbe-işgal girişimi oldu. Saldırı hızla geri çevrildi ama terör sürüyor, fay hatları zorlanıyor, ekonomik baskı devam ediyor. Bu esnada Türkiye FETÖ'nün kökünü kazımaya, terörle mücadele etmeye çalışırken bir yanda da sınır güvenliğini sağlamak için sınır dışında savaşıyor. Bölgede olanların nasıl bir tarihsel anlamı var? ABD bölgede yaratıcı kaos teorisini mi işletiyor? Türkiye tuzaklardan korunmak için ne yapmalı? Fırat Kalkanı'nın sınırı ne olmalı? Bölgede ve Türkiye'de olup bitenleri ve tüm bu soruların Marmara Üniversitesi Ortadoğu Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cengiz Tomar ile konuştuk.

**

Ortadoğu hiç bir zaman durulmadı ama şu anda anlamlandırmakta zorlanılan bir şey yaşanmakta. Suriye ölüyor, Irak fiilen parçalanıyor. Ortadoğu baktığınızda siz ne görüyorsunuz, Amerika ne yapmak istiyor?

Gördüğüm manzara pek içi açıcı değil maalesef. Afganistan’ı hariç tutarsak, problem Ortadoğu’da Irak’ta başladı. Suriye’de devam etti. Bizim "devrim" diye düşündüğümüz, demokrasi ve özgürlüğün adımları olarak düşündüğümüz Arap Baharı da araçsallaştırıldı. Bir senaryonun parçası haline getirildi. Benim gördüğüm şey, 1916’da verilmiş sözlerin 100 yıl sonra tekrar gündeme gelmesi. Biri Ermenistan, ikincisi Kürdistan'dı. İngilizler sözlerini tutamadılar. Türkiye ve İran gibi devletler sınırlarını kendileri çizdi. Türkiye bir kurtuluş savaşı yaptı. Diğer sınırları ise işgalci devletler belirledi. Şu anda bölgede seküler bir Kürt devleti kurulmaya çalışılıyor. Projenin bu yönde olduğunu düşünüyorum. Bu proje Anglo-Amerikan ve İsrail’in çıkarlarına hizmet edecek bölgede. Ülkeler mikro-etnik ve mezhebi olarak parçalara ayrılıyor. Bölgede etnik olarak üç başat ırk var. Araplar, Farslar, Türkler. Bir de Kürtler. Son dönemde batı dünyasının ilişkilerine baktığımız zaman ABD ve İsrail ilişkileri açısından Araplarla zaten her zaman problemli oldu. Fars yani İran da hâkeza. 2000’li yıllara kadar daha ziyade NATO ve ABD’nin çıkarları hususunda uyumlu olan; İsrail’le iyi ilişkiler içinde bulunan Türkiye, son dönemde bağımsız bir politika uygulamaya başladı. Daha ziyade kendi çıkarlarına dayalı, bölgedeki komşuları ve ABD’nin rakibi Rusya ile ilişkiler ve ittifaklar kurmada bağımsız ve kendi çıkarına uygun davranmaya çalıştı. Bu Anglo-Amerikan ve İsrail çıkarları açısından rahatsız edici görüldü. Bunun etkilerini yaşadık, yaşıyoruz.

YÜZYILLIK PLAN İŞLİYOR

Osmanlı'nın Ortadoğu topraklarını parçalayan ve paylaşan İngiltere ve Fransa, yüzyıl önce evet Skyes Picot ile Ermenilere ve Kürtlere de bağımsız devlet vaat etmişti. Ama üzerinden bir asır geçti. O sözün nasıl bir bağlayıcılığı olabilir ki sözü veren açısından? Nasıl bir borç bu?

Aslında kendilerini borçlu hissetmiyorlar. Çıkarları öyle gerektiriyor. Ama bunu mazlum toplumlara yardım olarak sunuyorlar. Türklerin, Farsların ve Arapların devletleri var. 30 milyonluk nüfusa sahip bölgenin otokton halkı Kürtlerin de bir devletinin olması gerektiği tezini ileri sürüyorlar. Bunu Kürtleri düşünmekten çok Arap, Fars ve Türklerin devletlerinin ortasında, kendi çıkarları açısından bir denge unsuru olarak seküler bir devlet nihai amaçları.

KENDİ ÇIKARLARI İÇİN BAĞIMSIZ KÜRDİSTAN KURMAK İSTİYORLAR

Yüzyıl önce sınırları cetvelle çizme güçleri varken bunu neden o zaman yapmadılar? Sonuçta Osmanlı toprakları içindeki Kürdistan'ı dörde bölüp dört ülkeye paylaştıran da onlardı?

Ama işte her senaryoyu her zaman yüzde yüz yapamazsınız. O ülkelerin de -süper güçleri olsa da- sınırları var. Mesela Türkiye bir Kurtuluş Savaşı verdi ve kendi sınırlarını kendi çizdi. Zaten İran’la sınırları vardı. Türk-İran sınırı ta Kasr-ı Şirin’den beri aynıydı. Irak-İran sınırı da eski. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra İngilizler ve Fransızlar Irak ve Suriye’yi kurdular. Bağımsızlıklarının ardından da yapılan darbelerle bu ülkeleri bir şekilde kontrol ettiler. Baas ve Arap milliyetçiliği kullanıldı. 20. Yüzyıl başlarında Kürt milliyetçiliği, Arap milliyetçiliği kadar güçlü değildi, aşiret yapısı, eğitimsizlik, kırsalda olmak ve çeşitli ülkelere dağılmış olmak gibi sebeplerle. Arapların bu dönemde bir milliyetçi literatürü gelişmişti ama Kürtlerde durum öyle değildi. Kürt milliyetçiliği gecik(tiril)miş bir Milliyetçilik. Arap milliyetçiliği 20. yüzyıl başlarında Arap milliyetçiliğine göre daha olgundu. Kürt milliyetçiliği ancak 20. Yüzyılın ikinci yarısında olgunlaştı.

YARATICI KAOS TEORİSİ

Soğuk savaş döneminden Arap baharına, Irak söz konusu olduğunda Amerika'nın Irak'ı işgaline kadar Batı, bölgeyi vekilleri eliyle, kukla rejimler marifetiyle yönetti. Bölgede yine de bir "düzen" vardı. Sonra her şey yerinden oynatıldı. Devletler terör örgütü gibi davranıyor, Suriye gibi, terör örgütleri devletleşme süreci yaşıyor, DAEŞ ve PKK gibi. Bu kaosu konuşalım. Nasıl bir kronolojisi var, bunu konuşalım?

Yaratıcı kaos dediğimiz şey bu. Ve elbette bir kronolojisi var. Burada biraz tarihten bahsetmek gerek. 1950’lerden itibaren Ortadoğu’da müthiş bir Arap milliyetçiliği var. İsrail’in kurulması ve Arap topraklarını işgalinin de bunda büyük katkısı var. 1990’lara kadar Arap Dünyasında hakim zihniyet seküler Arap milliyetçiliğiydi. Özellikle devlet yönetimlerinde. PanArabizm, Nasırcılık, Baasçılık vs..  1990’lı yıllarda Arap milliyetçiliği zayıfladı. Kimilerine göre öldü. Bunun yerini radikal akımlar aldı. Dini söylem güçlendi. ABD’li Neo-con’ların fikir babalarından Bernard Lewis’in 1950’li yıllardan beri yazdıklarına bakarsanız, Türkiye hep övülür Araplarsa yerilir. Ancak son zamanlarda bu tutum değişti. Onun yazılarının satır aralarında ve haritalarda Ortadoğu’nun etnik ve mezhebi olarak bölünmesinin daha iyi olacağı öngörülüyor.
Soğuk savaş döneminde Arap Dünyasındaki totaliter rejimler desteklendi. Ortadoğu devletleri de ABD ve Rusya tarafında olmak üzere ikiye bölünmüştü o yıllarda. Ancak Soğuk Savaşın sona ermesinden sonra totaliter yapılar çatlamaya başladı. Artık Ortadoğu’da yeni bir düzen lüzumlu. Ancak bunun için mevcut yapıları berhava etmek gerekiyor. Kendi tabirleriyle bir "yaratıcı kaos" gerek. Önce mevcut yapıları değiştirmek için bir kaos gerekiyor. Bunu hem Irak hem de Suriye’de gördük. Fay hatlarını kırmak için manivela olarak da el-Kaide ve DAEŞ gibi yapıları kullandılar.

4._yAlAna_giren_Suriye_AatAAma_2

TÜRKİYE'Yİ FETÖ İLE YIKMAYI PLANLADILAR

Bu senaryo Türkiye için de işletildi mi?

Türkiye’de ise FETÖ'yü kullanmaya çalıştılar. Bana göre FETÖ de 1960’lı yıllardan beri ABD’nin kontrolünde, aslında komünizmle mücadele için kuruldu. 1990’larda Soğuk Savaşın sona ermesiyle bir konsept değişikliğine gidildi. Türkiye merkezli olmak üzere özellikle Türk Cumhuriyetleri'nde ve Afrika’da ABD çıkarları için çalışmaya başladı. Amaç okulların kurulduğu ülkelerde elitlerin çocuklarının yanı sıra fakir ama zeki çocukları iyi bir şekilde yetiştirerek devlet mekanizmalarına yerleştirmekti. Zaten bu tür ülkelerde elitlerin çocuklarının ileride önemli pozisyonlara gelmeleri normal bir durum. Fakir ve zeki çocuklar da ailelerinden devşirilerek, iyi bir eğitimle, devlet bürokrasisi için yetiştirildiler. Orta Asya ve Afrika’da bu okullarda yetiştirilmiş, bakan, vali, rektör vs. gibi pozisyonlara gelmiş pek çok örnek mevcut.

Burada merkez ülke ise mutedil İslam’ın sembolü Türkiye idi. Ülkemizde de Türk bayrağını dalgalandıran ve Türkçe öğreten kurumlar olarak görülen bu yapı hem devlet hem de halk tarafından desteklendi. Ana insan gücü “şakird” adıyla Anadolu’dan, maddi destek ise “himmet” adıyla yine yurdumuzdan temin edildi. ABD için sıfır maliyetli bir projeydi. Bu grup ile Türk Hükumetinin ters düşmesi ile Türkiye ABD, Türkiye-İsrail arasında ilişkilerin bozulması arasında da bir paralellik mevcut. Nihayete gelindiğini ve tasfiye edileceğini anlayan FETÖ son olarak bir intihar dalışı yaptı. Zaten artık kaybedecek çok şeyleri de yoktu.

Başarılı olamadılar. FETÖ darbesi başarılı olsaydı, Güneydoğu'da hemen bir özerklik ilan edilecekti. Güneyden de DAEŞ gibi bir örgüt topraklarımıza sokulacaktı. Bir iç savaş başlatılacaktı. Hepsi bu yaratıcı kaosun etkileri. Irak ve Suriye’de bunu daha radikal görünen örgütlerle yaptılar. Biz de ise Türkiye’nin yapısına daha uygun görünen FETÖ ile. Zira Türkiye’nin sosyolojik yapısı DAEŞ gibi örgütlere uygun değil. Yaratıcı Kaos’un önündeki tek engel, her şeye rağmen güçlü bir yapısı, devlet geleneği bulunan Türkiye.

ÜST AKLIN KIT AKLI

FETÖ'yü var eden, onu SSCB dağılana kadar başka bir amaçla kullanan, daha sonra yeni bir format atıp yeni amaca göre güdüleyen ve bunu yaparken de Türkiye'nin gözünü perdeleyen bir akıldan bahsediyoruz. Üstelik Ortadoğu'yu yüzyıl sonra kendisi açısından sıfır maliyetle yeniden parçalayan bir üst akıldan bahsediyoruz. Ama bu akıl bugünün Türkiye'sinde kim yaparsa yapsın bir darbe-işgal girişiminin geri püskürtüleceğini dahi hesap edemiyor. Nasıl oluyor?

Şöyle düşünebiliriz, acaba darbe teşebbüsü planlandığı gibi gece saat 03.00da olsaydı ne olurdu? Ben 12 Eylül’ü çocuk olarak yaşadım. Her şey gece olup bitmişti. Sabah kalktığımızda radyodaki kahramanlık türküleri ve sokakları tutmuş jandarmadan darbe olduğunu anlıyorsunuz. Yapacak pek bir şey yok artık. Şayet darbe teşebbüsü gece yapılsa, bütün ordu buna katılmış ve devlet erkânı derdest edilmiş olsa, halkımız sokağa çıksa bile sadece katliam ve iç savaş olurdu. Halkımızın tepkisi çok önemli. Ancak teşebbüsün erkene alınması, herkesin ayakta olması ve Cumhurbaşkanımızın televizyonlara çıkabilmesi de çok önemli etken. Ama plan başarısızlığa mahkum bir plan değil.

suriye-savaAA1

DARBE-İŞGAL GAYET İYİ PLANLANMIŞTI

İyi tasarlanmıştı yani?

İyi tasarlanmıştı. Şu da var. Bütün ordumuz FETÖ yapılanmasına dahil değildi. Ordumuzun içerisinde vatansever subay ve askerlerimizin de büyük katkısı var. Bunu da söylemek lazım. 12 Eylül’de olduğu gibi ordumuz kütlevi olarak hareket etmedi. Büyük kısmı halkımızın ve demokrasinin tarafında durdu. Bu biraz daha Talat Aydemir vakası gibi cunta yapılanmasıydı. Hem orduda hem de emniyet teşkilatında bu insanlardan nefret eden büyük bir kitle vardı. Çünkü bu yapı bürokrasinin her bölümünde kendinden olmayanlara zulmetti. Biz bunu üniversite de yaşadık. Bu gruptan olmayan bir kısım insan da, güçlü oldukları dönemde, bunların yaptıkları zulümleri bilmelerine rağmen, sırf güce yaslanıp istifade etmek için haksızlıklara seyirci kaldı.

HER TÜR PROVAKASYONA DİKKAT

Tehlike geçti mi peki?

Ben bir daha darbe gibi bir şey olacağını düşünmüyorum. Ama hem Suriye'de hem Irak'ta şuan askerlerimiz var. Her türlü provokasyon yapılabilir. DAEŞ, PKK vs. diğer örgütlerle işbirliği yapabilirler.

Ben şuna inanıyorum. 2011’de Suriye savaşı çıktığında ABD bizi Suriye’ye sokmak için büyük çaba gösterdi. Ordumuzun komuta kademesinin en az yarısının FETÖ’cü olduğunu ABD biliyordu. İlk denemeyi o zaman yapacaklardı.

AMERİKA TÜRKİYE'Yİ SAVAŞA SOKMAK İÇİN ÇOK UĞRAŞTI

Amerika Türkiye'yi ısrarla Suriye'ye iterken şunu mu planlıyordu; "Türk devleti ve ordusu içinde adamlarım var, onları kullanır Türkiye’yi bozguna uğratır, ülkeyi de PKK ve DAEŞ eliyle bölerim". Öyle mi? 

Ben öyle düşünüyorum şahsen. Suriye savaşının ilk dönemlerini hatırlayın. Esed’in iki-üç ay içinde düşeceği yönündeki dezenformasyonlar geliyordu. TSK’nın Suriye’ye girmesini teşvik ederken, ABD TSK’daki bu yapılanmayı biliyordu ve asıl o zaman istediklerini elde edeceklerdi. Bu tutmayınca PKK şehir ayaklanmaları yoluyla kantonlar kurmak istedi Türkiye’de. Bu da olmadı, stratejik ve iç savaş çıkarmaya yönelik DAEŞ saldırıları yaptırıldı. Son aşama ise FETÖ darbe teşebbüsüydü. ABD ve genel olarak Avrupa, yani müttefiklerimiz, darbe teşebbüsünde Suriye’deki rakiplerimiz Rusya ve İran kadar dahi destek olmadılar meşru hükümete.

NEO-CONLARIN 60-70 YILLIK PLANLARI

Ortadoğu'nun yıkılıp yeniden inşa edilmesi gerektiği tezini üreten Neo-Conlar var. Onların tasarladıkları Ortadoğu ile şu an olanlar arasında nasıl bir paralellik var?

Bu konuda 1950’lerden beri yazılan makaleleri taradığınızda böyle bir durum görülüyor. Ya bu makaleleri yazanlar çok iyi fütürologlar ve geleceği görüyorlar ya da bu senaryoların yazımında rol alıyorlar. Üçüncü bir seçenek yok. Mesela Lewis, 1960’larda Türkiye’deki demokrasiyi övüp, Arapları yererken, Ortadoğu ülkelerine fazla dozda demokrasinin yaramayacağını, onları öldürebileceğini iddia ediyordu. Onun 1990’larda yazdıklarına göre şayet müttefik ülkeler ABD çıkarlarına uygun davranmazsa yüz üstü bırakılmalıydılar (Bunun son örneği Türkiye sanki). Anglo-Amerikan çevrelerin duayen Ortadoğu uzmanı, Ortadoğu’yu bölen haritaları yapanların da ilki Bernard Lewis. Lewis daha o yıllarda Ortadoğu’da bir Lübnanlaşma öngörüyordu. Bu, bölgedeki ulus devletlerin, mikro-etnik ve mezhebi olarak daha küçük parçalara bölünmesi demek. Bu tabi İsrail açısından da oldukça rahatlatıcı bir durum. 2006’dan itibaren Büyük Ortadoğu projesi haritaları da hep bu yönde. Son haritalar Irak, Suriye, Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin mezhebi ve mikro-etnik olarak 14 bölgeye bölünmesini öngörüyor. Bunun bir kısmı gerçekleşti gibi. Irak, Yemen ve Suriye’de bu görülüyor.

ortadogu-savaA-suriye

Aslında bugün 23 ülkeye bölünmüş (son bölünme örneği Sudan’dır) Araplar, I. Dünya Savaşı’na kadar beş coğrafi bölge, tek entite gibiydi. Ancak işgalciler bu bölgeleri daha küçük ülkelere ayırarak böldüler. Meşrık, Mağrib, Arap Yarımadası, Irak, Bilad-ı Şam, Mısır gibi coğrafi parçalarda pek çok Arap devleti ve milliyetçiliği ortaya çıkarıldı. Araplar 20. Yüzyılın ikinci yarısı boyunca bunu birleştirmek istediler (Pan-Arabizm) ama başarılı olmadılar. Şimdi daha da küçük parçalara bölünüyorlar. Irak fiilen üçe bölündü. Suriye’de de öbekleşmeler oldu. Savaşların sonucunda hem etnik-mezhebi temizlik yapılıyor hem de göç ve sürgünlerle bölgedeki demografi değişiyor. Haritalar tabi ki yüzde yüz tutmasa da makalelerde öngörülenler oluyor şu anda.

ÇEKİÇ GÜÇ HATAYDI

Türkiye de bunu görüyor ve ona göre tedbir alıyor mu? Kamuoyuna yansıyan kadarıyla politikalar ve söylemler düzeyinde gözleminiz ne?

Türkiye her zaman bunu göremedi. 1990’larden itibaren Irak’ın fiilen bölünmesi (Ba’şika krizindeki tutumlar bunun bir örneği) bu göz göre göre geldi. ABD karşısında orta büyüklükte bölgesel bir güç olarak, Irak bölünürken biz pek bir şey yapamadık. Çekiç gücü hatırlatmak gerek. Aynı şey Suriye’de oldu. Bu defa da Rusya devreye girdi. Bu bizim politikalarımızın aleyhine bir durumdu. ABD’nin müttefiklerini terk ettiği bir ortamda Rusya karşısında durmak kolay değil. Türkiye, bölgedeki diğer bölgesel güçler İran, Suudi Arabistan ve Mısır’a oranla daha güçlü bir ülke olmakla birlikte ABD ve Rusya ile karşılaştırıldığında aynı şeyi söylemek zor.

Irak tecrübesi aslında Suriye’de de bu yönde bir gelişmeye doğru gidildiğini gösteriyor. Toplumsal olarak zaten mevcut olan fay hatlarının iç savaş ve DAEŞ, el-Kaide gibi manivelalar yardımıyla kırıldığını görmekteyiz. Bölgedeki kırılan bu fayları tekrar birleştirmek imkansız olmasa da bir hayli zor ve uzun bir süreç. Bazen bu süreçleri fark etmekte geç kalıyoruz. Bunun en son örneği FETÖ.

SURİYE ORTADOĞU'NUN MİCROCOSMOS'U

Peki ya Suriye özelinde?

Suriye Ortadoğu’nun mikrocosmos’u. Ortadoğu’da mevcut her şeyin bir arada bulunduğu bir ülke. Ama Suriye aynı zamanda İran, aynı zamanda Rusya demek biraz da. Rusya ve İran’ın Suriye'deki varlığı ve etkisi çok uzun yıllara dayanıyor. Rusya Şam’daki en büyük kültür merkezlerinden birine sahip. Pek çok subay ve bürokrat Rusya diplomalı. Rusya’nın üsleri ve uzmanları uzun yıllardır Suriye’de mevcut. Ordusunu büyük oranda Ruslar eğitiyor. Silahlarda Ruslardan. Rusya’nın Gürcistan ve Ukrayna politikalarını bilenler için, yüzyıllardır sıcak denizlere yani Akdeniz’e inme politikası güden Rusya’nın Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’deki son kalesi Suriye’den vazgeçmesi beklenmez. Böylece NATO ülkesi Türkiye’yi de güneyden kontrol etmiş oluyor. Doğu Akdeniz’deki en önemli üsleri burada.

İran da  Lübnan’daki müttefiki Hizbullah’a buradan uzanıyor. Suriye’de öteden beri pek çok kültür merkezi var İran’ın. İranlı hacıların en önemli uğrak yerlerinden Suriye. İran gibi On İki İmam Şiasına mensup olmasalar da Nusayrilik Şii mezheplerden ve Esed ailesi ile yönetim bu mezhebe mensup. Böylece İran da, Irak ve Suriye üzerinden Lübnan’a ulaşmış oluyor. Aynı zamanda Münbit Hilal çevresinde  bir Şii hilali de teşekkül ediyor.

AMAÇ İÇ SAVAŞ VE YIKIMDI

Amerika’nın değişken politikalarının bir sonucu değil mi Suriye'nin bugünkü durumu?

Şöyle söyleyeyim. Biz tabi başlangıçta müttefikimiz ABD ile beraberdik. Hatta izah ettiğim sebeplerle ABD bizi Suriye’de bir savaşa sokmaya çalıştı. Ancak Türkiye bütün ısrarlara rağmen tek başına girmeyince bizi terk etti ve bölgede PYD ve YPG ile işbirliği yapmaya başladı. ABD, Rusya ve İran’ın Suriye’nin yanında durduğu kadar bizim yanımızda durmadı. Bırakın yanımızda durmayı daha sonraki olaylarda gördük ki karşımızda ve ben şimdi şunu anlıyorum ki müttefikimiz bizi Suriye’ye iterken, Suriye’yi falan düşünmüyordu. Bunun amacı Türkiye’yi bir iç savaşa sokmaktı, muhatapları dediği FETÖ’nün ordu komutanları ile girecektik Suriye’ye. Bu orduyla Suriye’ye girseydik o dönemde, Allah korusun düşünmek istemem başımıza gelecekleri.

Türkiye FETÖ, PKK, Suriye konusunda Amerika'yı sert eleştiriliyor.  Değişken ve çifte standart politikaları nedeniyle. Öte yandan Obama’nın seçildiğinde vaatlerini ve bölgede estirdiği iklimi hatırlamamak imkansız? Hepsi neo-conların yazdığı senaryonun parçası mıydı?

Diplomasi aslında böyle bir şeydir. Batılılar biraz böyledir. Diplomasi de… Biz daha duygusal olduğumuz için tepkilerimizi hemen ve sert veriyoruz. Batı ise yüzünüze gülerek, kızmadan yapacağını yapar. Bunu bilmemiz lazım. ABD yetkilileri, Ortadoğu'ya gelirken neler yapacakları, jestleri ve davranışları konusunda eğitim alırlar.

Suriye-Yara-9

YA SURİYE'YE FETÖCÜ ASKERLERLE GİRSEYDİK!

Türkiye'de istenilen iç savaş çıkartılamadı, DAEŞ ve PKK terörüne toplum da devlet de yenilmedi, mücadele kararlılığı var, üstüne bir de darbeden kırk gün sonra Fırat Kalkanı başladı.

Suriye’de bu güne kadar yapılan en önemli ve olumlu hareket Fırat Kalkanı. Üstelik ordu büyük ölçüde temizlenmişken. Darbe teşebbüsünden hemen sonra bunu yapabilmek büyük başarı. Ama ya daha önce FETÖ’cü komutanlarla girseydik. Allah korudu.

O zaman Türkiye’nin oyun bozucu gücünü göremedi yani Amerika?

Tahmin edemedi. Bu kadar hadiseden sonra TSK’nin gireceğini hesaplamadı. Belki de Ba’şika tepkisi biraz da bu yüzden. Sadece generallerin yarısı değil devlet bürokrasisinde de pek çok kişi görevden alınmış. FETÖ, PKK, DAEŞ pek çok tehlike varken, Türkiye Rusya ile de anlaşarak bu harekatı yaptı. Düşünebiliyor musunuz biz şu anda Suriye sorununda müttefiklerimiz ile ters düşmüşüz. Suriye sorununda rakip olduklarımızla anlaşarak iş yapıyoruz.

DÜŞEN UÇAKTA FETÖ-CIA PARMAĞI

Rusya ile yaşanan krizin sebebi uçak kriziydi. Türkiye'nin elini kolunu bağladı. Bu olayda FETÖ-CIA parmağı arıyor musunuz?  

Ben uçak krizini şöyle düşünüyorum, o uçağı vuranlar FETÖ’cü ise şayet bu mutlaka CIA’nin bilgisi dahilinde yapılmıştır. Zira uçağın düşürülmesi bizi çok zor bir duruma soktu. Hem ekonomik alanda hem Suriye krizinde. Ancak Türkiye bence bu krizi çok iyi yönetti. Rusya ile anlaştı ve Suriye’ye girebildi. Suriye’ye girilmesini çok önemli bir dış politika başarısı olarak görüyorum.

SURİYE'DE DENKLEM ÇOK DEĞİŞKEN

Türkiye Fırat Kalkanı'nı Rusya ile işbirliği sayesinde yapıyor ama suçüstü yakaladığı Amerika’yı da kendini ve tezlerini desteklemeye mecbur bırakıyor. Şimdi el-Bâb, Dâbık operasyonları bekleniyor. Şu anki şartlar dengeler hala aynı mı?

Suriye ve Irak’ta şartlar çok değişken ve karmaşık şu anda. Biz Suriye’ye Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile girdik. Türkiye ve ÖSO aynı zamanda ABD’nin müttefiki. ABD’nin diğer müttefiki kim? Türkiye’nin terörist olarak gördüğü PYD. Kime karşı savaşıyoruz DÂİŞ’e yani ABD’nin yok edilmesini istediği. Rusya ve Esed rejimi de orada. Burada ki temel problem. el-Bâb’ın kimin tarafından alınacağı aslında Suriye’de pek çok soruyu açıklar. Türkiye el-Bâb’ı alırsa bu sefer Esed rejimi ve Rusya ile karşılaşacak. Rusya ve Esed Halep için stratejik olan el-Bâb’ı yani Halep’in kapısını almamızı pek hoş karşılamaz. Şöyle bir senaryo da olabilir düşünmemiz lazım. Şu anda DAEŞ oradan çekildi, ÖSO ve Türkiye el- Bâb’ı aldı farz edelim. El-Bâb kiminle karşı karşıya gelecek? Suriye rejimi ordusu ve Rusya, İran, ikincisi  Menbic bölgesinde PYD yani Amerika. Bu biraz açıklar belki...

EL-BAB SINIRINDA DURALIM

"Türkiye riskli bir durumla kafa kafaya bırakılmak isteniyor olabilir" mi demek istiyorsunuz?

DAEŞ’i kimin yönettiği çok önemli. Böyle bir strateji uygulayabilir DAEŞ, el-Bâb ve sonrası problemli görünüyor şu anda.

DAEŞ karşıtı koalisyona baktığımızda yok yok. DAEŞ’in sahibi bir türlü tanımlanamıyor. İşleyiş itibari ile size ne görüyorsunuz?

Çok stratejik şeyler yapıyor, bu büyük bir istihbarat örgütü olmadan mümkün değil.

Hangi istihbarat örgütü o?

Onun için elimde bir kanıt yok.

DAEŞ'İN DE FETÖ'NÜN DE ARKASINDA CIA Mİ VAR?

Tüm bu okumalardan çıkarttığınız bir şey olmalı...

Yani benim şüphe ettiğim ABD veya orada bazı klikler olabilir, ama bunun için elimde bir kanıt yok.Tabi ben akademisyenim. Kanıtları bulacak olanlar istihbarat örgütleri. Gidişata baktığımızda hem el-Kaide hem DAEŞ bunların büyük bir istihbarat örgütünün desteği olmadan yaşamaları zor. En azından kuruluş aşamasında. Buna FETÖ de dahildir. İzmir’de görev yapan bir vaiz kalkacak, öğretim üyesi olarak benim bile vize alamadığım, bir kısmı totaliter rejimlerle yönetilen ülkelerde okullar açacak, üniversiteler, bankalar, şirketler kuracak. Büyük bir devlet veya istihbarat örgütü olmadan arkasında. Buna kargalar bile güler.

Şu çıkıyor buradan: FETÖ gibi DAEŞ’in sahibi de CIA’dir.

Mümkün, olabilir. Yüzde yüz bir şey demiyorum.

BEŞ BENZEMEZ KOALİSYONU

DAEŞ’e karşı koalisyonun bölgedeki müttefiklerine baktığımızda tuhaf bir karmaşa var. Bunun nasıl bir anlamı var?

O da çok komik bir durum. 60 civarında ülke bir DAEŞ'ı ortadan kaldıramıyor. Ama Koalisyon ortaklarının her birinin ayrı ajandası var. ABD, DAEŞ ve Esed rejimine karşı, PYD ile işbirliği içerisinde. Rusya DAEŞ’e karşı, Esed’le birlikte Halep’i bombalıyor. Türkiye koalisyonda PYD düşmanı. Bu bir beş benzemez koalisyonu. DAEŞ ortadan kalkabilir ama esas sorun onlardan alınacak yerleri kimin ele geçireceği. Musul’da da aynı sorun. Pazarlıklar devam ediyor.

Şuan sanırım Amerika ve Rusya arasındaki anlaşmazlık dolayısıyla yeni bir belirsizlik yaşanıyor?

Özellikle Halep’te durum bu. Halep Rusya’nın insafına terk edilmiş durumda.

MARE-MENBİC HATTI YETERLİ

Dediniz ki Fırat Kalkanı Türkiye’nin Suriye politikasındaki en doğru hamle. Tamam, ama bunun da bir sınırı var. O sınır el-Bâb mıdır?

Bence, PYD kuşağını engellemek için el-Bâb’a kadar girmeye gerek yok. Mâre-Menbiç hattını tutmak yeterli. Bırakın gerisini koalisyon halletsin.

El-Bâb alınmamalı mı yani?

Dâbık alınıp Mare hattına kadar inilmeli ve oradan Mare-Menbic hattı tutulmalı. Bu cep bence Türkiye’nin güvenliği için yeterli. Ben olsam el-Bâb'da dururum. Çünkü koalisyon dediğiniz devletler samimi değil o konuda.

Kim olduğu belli olmayan korkunç bir heyulayla karşı karşıya getirmek isteniyor olabiliriz. El-Babdan sonra ilerlersek o plana bir şekilde katılmış olacağız. Tuzağa doğru yani?

Ben öyle düşünüyorum el-Bâb’ı aldığınız zaman karşılaşacağınız Suriye ordusu, Rusya-İran ordusu aynı zamanda PYD, PKK.  Menbiç bizim için el-Bâb’dan daha önemli. O kantonları engellemek açısından, o cebi almış oluyoruz çünkü.Ama onun daha güneyine inmek yani 40 km'den aşağıya inmek biraz tehlikeli bir durum.

Güvenli bölge oluşturulduktan sonra ÖSO’ya terk ederek Türkiye oradan çıkmalı mı?

ÖSO o bölgeyi Türk askeri olmadan tek başına şu an itibarıyla tutamaz. Ben el-Bâb’ı almanın Türkiye’nin çıkarları açısından çok elzem olduğunu düşünmüyorum. Cebi tutmak yeterli olabilir.

ARAP BAHARI YAPAY MIYDI?

Biz de röportajın sınırına geldik ama şunu konuşmadan bitirmek istemem. Yaratıcı kaos Irak işgali ve sonra Arap Baharı ile başladı. Arap Baharı doğal mıydı sanal mı?

Arap Baharı’nı demokrasi rüzgârı olarak gördük ve alkışladık. Ancak zamanla bu da büyük devletler tarafından araçsallaştırıldı. Biz de FETÖ’nün Türk bayrağını dalgalandırdığını Türkçeyi öğrettiğine inanıyorduk. Yani Arap Baharı da böyle bir şey olabilir.

TÜRKİYE İSLAM DÜNYASINDAKİ UMUT VEREN TEK ÜLKE

Türkiye'nin bölge için model ülke olduğuna şüphe yok. Ama Arap Baharına etki oranı neydi sizce, ilham mı dikte mi?

Küçük yaşlardan beri dini eğitim almış, Arapça öğrenmiş bir akademisyenim. Hemen bütün İslam ülkelerine ziyaretlerim oluyor. Bazılarında uzun süre kaldım. Türkiye İslam dünyası açısından çok önemli. En ileri ve demokratik İslam ülkesi. Coğrafya olarak da çok stratejik bir yerde. Mesela bu açıdan bir Malezya değil. İslam Dünyasının tam kalbinde. Eski Dünyanın merkezindeyiz. Üç kıtanın ortasında. Avrupa, Asya ve Afrika. Batı ve Doğu arasında köprüyüz her anlamda. Tarihi olarak Orta Asya’dan gelip Selçuklular, Memluklar ve Osmanlı Devletini kurmuşuz ve Nihayet Cumhuriyet. Bunlar farklı devletler değil sadece rejim değişmiştir. Anadolu ve Balkanları İslamlaştırdık tarihte. Kurtuluş savaşı verip kazanan ve İran’la birlikte yabancı yönetim altına girmemiş ender İslam ülkelerindeniz. Bunun bagajı hep mevcut.

İslam dünyasında mazlumların baktığı bir ülkeyiz bütün mazlumların gözünün, ümidinin olduğu bir ülkeyiz. İslam Dünyasında en gelişmiş demokrasiye sahibiz. Sanayi, ticaret ve turizm alanlarında gelişmişiz. Çok stratejik bir konumdayız. Tabii ki bunu düşmanları da çok olacak.Türkiye İslam Dünyasında ümit vadeden tek ülke. Yemen ile aramızda savaştan önce yüz yıllık, Suriye ile yaşam standardı açısından 40 yıllık fark vardı. Bence devletlerin en önemli sermayesi insandır. Tabi varlıkları değil. Türk insanının gelişmişlik derecesi ve açık görüşlülüğü önemli. İslâm anlayışımız ve uygulamamız da. İnsan sermayemize yatırım yapmamız gerek.

ARAP BAHARI ARAÇSALLAŞTIRILDI

Yaratıcı kaos için güdülendi mi peki Arap Baharı?

Ben tarihçiyim. Tarihçilerin en önemli özelliği olaylara uzaktan bakmalarıdır. Yaşadığımız bir süreç hakkında bir şeyler yazmak, konuşmak hep risklidir. Mesela Balyoz sürecinde yazılanların yanlış olduğunu ancak şimdi anlayabiliyoruz. Onun için olaylar sıcakken, yaşanırken söylediğimiz şeyler yanlış olabilir. Biraz zaman geçmesi gerekir. Bu yüzden Arap Baharıyla ilgili belki on sene sonra bir şey söylenebilir. Şu anda söyleyeceğimiz şeylerin yanlış olma riski var. Olayların nereye evirileceğini kestiremiyoruz. Arap baharı doğal olarak ortaya çıkmış olsa dahi Büyük güçler tarafından maalesef araçsallaştırıldı. Süreci kendi çıkarları doğrultusunda etkilediler. Şu anda sadece Tunus’ta başarılı olmuş görünüyor. Tunus Arap ülkeleri açısından karakteristik oluşturacak çapta değil. Küçük ve farklı bir tecrübeye sahip. Demokrasi tecrübesi var  ve eğitim düzeyi nispeten yüksek. Etnik ve mezhebi sorunları da yok.

ORTADOĞUDA GERİ DÖNÜŞ ÇOK ZOR

Bu coğrafyada kan durdurulduktan sonra yaraların her anlamda sarılması ve eskiye dönmek ne kadar mümkün? Suriye'de millet fikriyatı oluşmadı belki ama bir Suriyelilik vardı yine de. Irak için de öyle. Yüz yıllık yaşanmışlık var netice itibariyle.

Normalde Araplar, coğrafi 3-4 bölgede yaşayan tek bir entiteydi. Osmanlı devleti yıkıldıktan sonra kolonyalist devletler, sınırları belirleyerek, Arap milliyetçilikleri ortaya çıkarttılar Ürdünlülük, Suriyelilik, Bahreynlilik vs. yüz yıllık süreçte bunlar oluştu. Sınırlarda üç aşağı beş yukarı kabul gördü. Başkaları tarafından çizilse de alışıldı. Şayet kolonyal sürecin ardından kurulan devletler Türkiye’de olduğu gibi eşit vatandaşlık düzeyinde demokrasiye geçebilseydi durum farklı olurdu. Bunun tam tersi oldu. Bu ülkeler bağımsızlıklarını kazandıktan sonra darbeler ve ardından totaliter rejimler tarafından yönetildi. Bu totaliter rejimler, soğuk savaş esnasında bir kısmı ABD, diğer kısmı SSCB kampı tarafından desteklendi. Mesela Suriye'yi kim temsil ediyor? Esed ailesi, yani Nusayriler. O zaman Sünniler de bir Suriyelilik bilinci oluşmuyor. Sünnilik, Nusayrilik, Dürzilik gibi daha alt kimlikler daha önemli oluyor. Suriye’de 600.000 kişi öldü. 10 milyon insan göç etti. Bundan sonra bu insanları aynı devlette yaşatmak çok zor. Bosna ve Lübnan’da devletin yürümediği gibi. Eşit vatandaşlık temelinde devletler kurulmaz ve anayasalar Lübnan’da olduğu gibi etnik ve mezhebi farklılıklara göre oluşturulursa işlemeyen devletler ortaya çıkıyor. Benim söyleyebileceğim en olabilecek şey zayıf bir konfederasyon;  onun dışında gidişat bölünme yönünde.

Sykes Picot yüz yıl sonra kısmen de olsa gerçekleşiyor yani?

Bu Sykes Picot’dan daha farklı. Daha mikro devletler ortaya çıkıyor. Mesela Fransa Suriye’de Nusayrilerin ayrılık isteklerini reddetmişti. O zaman Beşşar Esed’ in dedesi “bize ayrı devlet kurun veya Lübnan’a bağlayın; Sünnilerin ellerine bırakmayın” diye mektup yazmıştı Fransızlara.  Ama Fransa izin vermemişti buna.

İKİ YIL YAŞADIĞIM SURİYE İÇİN ÇOK ÜZÜLÜYORUM

Bölgede, Suriye'de yaşananları gördükçe ne hissediyorsunuz?

1993’ten beri Suriye’ye gidip gelen ve savaştan önce Şam üniversitesinde iki yıl öğretim üyesi olarak çalışan birisi olarak çok üzülüyorum. Şam’da pek çok arkadaşım vardı. Her biri bir yerlere dağıldı. Zengin olanlar beş parasız mülteci durumuna düştü. Daha kötüsü ölenler oldu. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar perişan oldu.

Ben Kastamonuluyum. Sanki Kastamonu’nun,  yakınlarımın, arkadaşlarımın yok olduğunu görmüş gibi oluyorum Şam’da ve Halep’te ve çok üzülüyorum. Suriye çok güzel bir ülkeydi. Tarihteki üç önemli medeniyet merkezinden biriydi Münbit Hilal. Arap Dünyasının en önemli kültür merkezlerindendi. 6-7000 yıllık şehirler. Roma, Bizans, Emevi, Eyyubi, Memluk, Osmanlı yapılarının bulunduğu bir yer. İlk alfabenin bulunduğu topraklar. Doğu Akdeniz.

Suriyeliler, Türklerin Arapça konuşan versiyonu gibidir. Mutfağımız, yediğimiz, içtiğimiz, fizyonomimiz. Suriyelilerle bin yıllık kültür ve medeniyet ortaklığımız var. Arapların belki de en mutedilleri. DAEŞ’in normal şartlarda asla yer bulamayacağı bir toplumdu. En çok da buna üzülüyorum.

Söyleşi: Fadime Özkan

Ortadoğu Tarihi Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Tomar röportajı,

Yorum Yaz