Menü İcon

Müjdat Gezen: ''Ben artist değilim oynayamam''

Müjdat Gezen'in tek bir isteği var, sağlığı müsaade ettiği sürece sahnede olabilmek, yazabilmek, üretebilmek. Savunduğu tek bir gerçek için yaşıyor adeta, 'tiyatro' insan kadar eski ve insan var oldukça tiyatro da var olacak.

Röportaj Gazetesi

Müjdat Gezen: ''Ben artist değilim oynayamam''

Tiyatrocu olmaya karar vermek

Ben Galatasaray Lisesi’nin tiyatro kolu ile amatör olarak başladım. Bizim dönemimizde çok zengin bir koldu. Örneğin, Mahmut Güney ‘Godot’yu Beklerken’i sahneye koymuştu. O zamanlar için avangart işlerdi. Bir de yatakhanede akşamları öğretmen taklitlerinden oluşan bir şov yapardım. Her akşam başka yatakhaneye turneye giderdim. Lise bitinceyse tiyatrocu olmaya karar vermiştim ama babam hiç istemiyordu. O yüzden Güzel Sanatlar Akademisi’nde mimarlık okumaya başladım. Ama bu sırada evden gizli olarak profesyonel oldum ve bir tiyatro grubunda oynamaya başladım. Bir gün makyajı tam silememişim, annem duruma uyandı. Sonunda babam öğrendi, çok sinirlendi ama ben her şeye rağmen devam ettim.

Sahnede unutulmaz bir an

Küçük sahnede Münir (Özkul) Abi’yle oynadığımız dönemden bir anı anlatayım. Ben oyun yazarı da olduğum için tuluat yaparım. Rasim (Öztekin) hatta der ki; “Sen tuluat yapacağın zaman gözünde bir ışık oluyor, ben de gülmemek için gardımı alıyorum”. Münir Abi de bunu bilirdi. Beş yıl boyunca ‘İstanbul’u Satıyorum’ oyununu oynarken bana dedi ki; “Lütfen bana tuluat yapma, ben kitabi oyuncuyum, yapamam da yapılırsa da devam edemem, lafımı unuturum.” Ben de üç yıl yapmadım. Ama bir gün Özal öyle bir laf söyledi ki, artık burama geldi dayanamadım, lafımı söyledim. Salonda alkış koptu, Münir Abi’nin gözleri büyüdü, yalvaran bakışlarla bana baktı. Ben de lafını hatırlatacak bir soru attım ortaya. Gözleri ışıldadı, hatırladı. Lafını söyledi, bir daha alkış koptu. Oyun yükseldi resmen. Ertesi gün Münir Abi bana geldi, naylon torbayla kavuğu getirdi. Çok şaşırdım, heyecanlandım ve dedim ki; “Dümbüllü bunu sana naylon torbayla mı verdi?” Yok bir tören yapılmıştı dedi, bana da yaptı ve kavuklu oldum.

İzleyici koltuğunda oturmak

Ben pek tiyatro izleyemez hale geldim. Gençliğimde çok izledim, artık sıkılıyorum. Çok beğendiğim tiyatro da yok. En son Berliner Ensemble’ı seyrettim. 30 yıl önce Berlin’de izlemiştim. Çok değişmiş. ‘Üç Kuruşluk Opera’ izledim resmen. Yönetmen, reji numaraları Brecht’in metninin önüne geçmiş. Halbuki Brecht’in tiyatrosu daha yalındı. Oyunculuk kötü değildi ama reji öndeydi. Yani artık izlemekten sıkılan bir tiyatrocuyum ben. Zaten o kadar vaktim yok, haftada sekiz gün oynuyorum.

Tiyatrocu olmaya karar vermek

Elimde olmayan sebeplerde oldu. 1953 yılıydı ve ben 10 yaşındaydım. İlkokul öğretmenim elinde bir piyesle geldi, Faruk Nafiz Çamlıbel’in ‘Küçük Çiftçiler’ oyunuydu. “Başrolü sen oynayacaksın” dedi. “Öğretmenim ben artist değilim, oynayamam” deyince öğretmen masanın üstündeki bir metrelik tahta cetveli kafama bir vurdu, çıktık oynadık. Hem boyumun ölçüsünü almış oldum hem de başka meslek seçme olanağım kalmadı.

Tiyatroyu vazgeçilmez kılan

Tiyatro zengin mesleği değildir ama kendisi zengin meslektir. Ne isterseniz olabilirsiniz. Bir tane beyaz önlük giyer doktor olursunuz, siyah cüppe giyer avukat olursunuz, iki üç tane küfür eder cumhurbaşkanı olursunuz.

Sahnede unutulmaz bir an

İki tane çok büyük aktörle, Zihni Küçümen ve Ali Yalaz ile ‘Hababam Sınıfı’ oynuyorduk. Bizde sahnede laf unutulunca ‘trak girdi’ denir. 10 saniye asırlar gibi gelir aktöre o sırada. Bir gün, Ali Abi’ye trak giriyor, Zihni Abi lafı döndürüyor dolaştırıyor, bir dakika geçiyor, hala laf yok. Perde oluyor, Ali Abi diyor ki; “Zihni gördün mü? Bana trak girdi.” Zihni de cevap veriyor; “Ona trak denmez antrakt denir.”

İzleyici koltuğunda oturmak

O tabii fena bir şey. Bu anlamda eğitimli tiyatrocu olmayı pek sevmem çünkü oyunu seyretmek yerine tekniğe, diksiyona, artikülasyona bakarken oyun kaçıyor. Ama nihayet kendimi buna alıştırdım, bir seyirciymişim gibi hatta bilet alarak tiyatroya gidiyorum.

Canlandırılan ilk rol

O zamanların hastalığı veremdi. Oyundaki kız kardeşim için doktor diyordu ki;“Sonbaharda yapraklar yere düştüğünde kardeşin de toprağa düşecek.” Benim de elimde iğne iplik, düşen yaprakları dallarına dikiyorum. İlk rolüm buydu ve baktım en ön sırada annem, ablam, öğretmenim, alt komşumuz, arkadaşım ağlıyor. Birden ben de ağlamaya başladım. Sonra dedim ki içimden; milletin anası ağlıyor zaten biz hem para alıp hem de insanları mı ağlatacağız? Onun için komedi daha yatkın geldi. Tipim de dramaya müsait değil zaten.

Günümüzde tiyatronun yeri

Biz çok şükür ki biletleri yok satan bir tiyatroyuz. Kadıköy seyircisi de çok düşkün tiyatroya. Sadece bu yakada 31 tane özel tiyatro var. Ben durumdan memnunum ama özellikle televizyon tiyatroyu olumsuz etkilemiştir. Çünkü insanoğlunun en kolay alıştığı şey konfor. Sinemaya gitmek bile bir efor gerektiriyor. Ama tiyatro insanı anlatır ve oldukça insanca anlatır. Onun için insan var olduğu sürece tiyatro devam edecek.

Tiyatro adına değişmesi gereken

Ben devlet yardımı almayan bir tiyatroyum. Alan arkadaşlarımın da analarının ak sütü gibi helal olduğuna inanıyorum. Çünkü hükümet aslında bilet paralarından kesilen KDV’yi geri veriyor, başka bir şey yaptığı yok. Hiçbir sanat kolunu da benimsemiyorlar. O yüzden ben yardım talep etmiyorum. Çok da mutluyum. Ödenekli tiyatroların kalmasından, özel tiyatrolara da yardım edilmesinden yanayım. Ama bir şartı var bunun; “Ben sana maddi yardımda bulunuyorum sen de şu oyunu oynama” deme hakkını kimseye vermemek lazım. Keza bu yüzden Ferhan Şensoy’a, Genco Erkal’a, rahmetli Levent Kırca’ya devlet yardımı verilmiyor. Atatürk “Bağımsızlık benim karakterimdir” demiş ya, işte ben de bağımsızlığıma çok düşkünüm. Hayatım boyunca hiçbir siyasi partiye ya da örgüte üye olmadım. Bunun rahatlığını taşıyorum, sahnede istediğimi de söylüyorum.

Söyleşi: Ece Üremez

,

Yorum Yaz