Menü İcon

''Maradona’nın dövmesi, Henry’nin tişörtü Forza Livorno ve Çarşı bayrağı''

Döneminin en klas oyuncularındandı, açık deyince dünyada Best, Türkiye’de “Çizgi Metin” vardı. Halka daha yakın olmak için çizgisini hiç değiştirmeyen Metin Kurt, yoluna her zaman saha dışındaki kurulu düzene bacak arası atarak devam etti.

Röportaj Gazetesi

''Maradona’nın dövmesi, Henry’nin tişörtü Forza Livorno ve Çarşı bayrağı''

Şimdilerde futbolcuların kazandıkları paralar malumunuz, sizin zamanınıza göre çok büyük. Fakat futbolcular bir yerden sonra Cristiano Ronaldo örneğinde olduğu gibi halen köle muamelesi görüyorlar…

Çok haklısınız. Şu anda alınan maaşlar tabii ki futbolun emekçileri olan oyuncular için büyük bir gelişme. Bosman gerçekten de dünya futbol tarihinin en büyük devrimcilerinden birisi. Onun sayesinde futbolcular bir nebze olsun yöneticilerin, sermayenin kölesi olmaktan kurtuldular, tabii ki daha alınacak çok yol var. Fakat Türkiye’deki duruma bakarsak halen Avrupa’daki futbolcuların çalışma şartlarının, standartlarının çok gerisindeyiz. Futbolda eskiden bu kadar büyük ve kirli paralar dönmezdi. Aslında genel olarak spor şimdiye göre çok daha sportmence yapılan bir şeydi. Ancak başta futbol olmak üzere spora yatırılan sermayenin boyutu büyüdükçe işler çok değişti. Halbuki 1968’de esen devrimci rüzgârlar biz sporcuları da derinden etkilemişti. 1968’den önce spor dünyasında daha çok “Ne sağcı ne solcu, sporcu” anlayışı daha doğrusu anlayışsızlığı vardı. Fakat o yıllarda tarihsel köleliğe başkaldıran Amerikalı siyahlar 1968 Olimpiyatları’nda yaptıkları efsanevi eylemle bunu kökünden değiştirdiler. Madalya kazanan iki siyahi atlet Tommie Smith ve John Carlos, sporcuların ve siyahların içinde bulunduğu fakirliği ve sefaleti göstermek için bir çift siyah eldiveni tek tek giyerek yumruklarını havaya kaldırdılar. Dünyadaki tüm sporcular gibi biz de bundan çok etkilendik. Zaten 68 kuşağının estirdiği özgürlük rüzgârları statlara çoktan bulaşmıştı. Taraftarlar futboldan çok memleket meselelerini tartışır hale geldiler. Bunun üzerine de biz hem taraftarlardan hem de siyahi sporculardan ilham alarak Türkiye’nin en başarılı futbolcuları olarak bir araya geldik ve haklarımızı savunmak için organize olmaya başladık.

abdi-ipekci

Bu hareketin içinde sizinle beraber kimler vardı?

İstanbul’un büyüklerinden Anadolu’nun en mütevazı takımına kadar her kulüpten üyemiz, temsilcimiz vardı. O dönemin Fenerbahçe kaptanı Önder en önemli üyelerimizden birisiydi. Galatasaray kalecisi Eser Özaltındere İstanbul şube sorumlumuzdu. Beşiktaşlı Mehmet Ekşi merkez yürütme kurulu üyemizdi. Sevgili Şenol Güneş de Trabzon sorumlumuzdu. O dönemde futbolcular artık “Biz neyiz, köle miyiz yoksa sporcu mu? Bizi kimler nasıl kullanılıyor?” sorularını sormaya başladılar. Türk sporcusu kimlik bunalımına girdi. Bu arada sadece futbolcular değil, Mehmet Yurdadön gibi milli atletler de bizi destekliyorlardı. Sadece sporcular değil, o dönemde sinema oyuncusu Halil Ergün de bizimle birlikte çalışıyordu. Bizim düzenlediğimiz bir sağlıklı çocuk koşusu vardı, onda çok aktif bir rol oynamıştı. Türkiye’nin dört bir tarafından amatör-profesyonel birçok sporcu bir araya gelip tek yumruk olduk. O zamanlar sporcular dünyasında öyle bir özgürlük rüzgarı esiyordu ki sağcı olarak bilinen Cemil Turan bile saçlarını hippiler gibi uzatmıştı. 1976 yılında Galatasaray Spor Kulübü’nde haklarımızı alamadığımız için bir boykot-grev yapmıştık. Yine sağa yakınlığı ile bilinen sevgili takım arkadaşım Fatih Terim de eğer o sırada burada olsaydı bizimle beraber hareket edecekti çünkü ideolojilerin ötesinde hepimiz spor emekçisiydik. Fatih Terim’in o zaman özel bir meselesi için Adana’ya gitmesi gerekiyordu, o yüzden burada değildi, yoksa bir takım odakların iddia ettiği gibi sevgili Fatih asla takım arkadaşlarını satan bir grev kırıcı değildir, son derece düzgün bir insandır ayrıca da saha dışındaki tartışmaların ötesinde Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük üç teknik adamdan birisidir. Fatih Terim, Mustafa Denizli ve Şenol Güneş bu ülkede futbolun kaderini değiştirdiler. Bana ne mutlu ki hepsi de yakınımdır, takım arkadaşımdır. Mustafa Denizli’nin ilk milli maçında o santrfor, ben sağ açıktım, harika bir takımdık ama o zamanki şartlar Türkiye Milli Takımı’nın şimdi yaşadığı başarıları yaşayamamasına sebep oldu.

Sadece Galatasaraylıların değil tüm futbolseverlerin çok sevdiği, beğenerek izlediği bir futbolcuydunuz…

Gerçekten de futbolculuğum döneminde taraftarların, halkımızın bana gösterdiği sevgi ve sıcaklık, bu davayı bugüne kadar sürdürmemde büyük rol oynadı, onlara bir kez daha FourFourTwo aracılığıyla teşekkür etmek, şükranlarımı sunmak istiyorum. Eğer bu ülkede yöneticiler de futbolu taraftarların sevdiği kadar sevseydi her şey çok farklı olurdu! Galatasaray’da oynarken bana “Çizgi Metin” derlerdi çünkü ben bir açık oyuncusu olmamın ötesinde taraftara, halka en yakın yer olan kanatta, çizgide oynamayı çok severdim, oynadığım oyundan ayrı bir zevk alırdım. Tabii bunda rakip takımların bize karşı sürekli kapalı savunma yapmasının da taktiksel açıdan önemli bir rolü vardı. Savunmayı açabilmek için sahanın bütün genişliğini kullanmak gerekiyordu. Bana verilen taktik rol de “Çizgi Metin” olmaktı. O zamanlar başarılı futbol performansımın, yıldız oyuncu olmamın da sayesinde bütün kitleler, bütün sporcular benim arkamdaydı. Medya bile bir ölçüde benim yanımdaydı. Verdiğim demeçlerin hepsi manşetten yayınlanırdı. Taraftar da yaptığım mücadeleden geri dönmemem nedeniyle beni ekstradan destekledi.

metin1

Galatasaray’da taraftarlar tarafından bu kadar çok sevilmenize rağmen, yaptığınız eylemden sonra takımdan uzaklaştırıldınız ve bir daha da asla Galatasaray formasıyla oynadığınız gibi oynamadınız…

Asıl sorun biz futbolcuların çalışma şartlarından kaynaklanıyordu, biz bunu değiştirmek istedik.  O zamanlar kulüplerle iki yıllık mukavele yapılıyordu. Kulüp isterse maaşınızı ödeyip iki yıl daha otomatik olarak mukavelenizi uzatabiliyordu. Kulüpler bunu doğrudan kullanmıyorlardı ama pazarlıkta ellerinde bir koz oluyordu. Bana karşı bu kozu kullanmaya kalktılar. O zamanın parasıyla 110 milyon teklif ettiler. Ben de 200 milyon istediğimi onlara belirttim. Diğer taraftan bunun yanlış bir şey olduğunu bütün kitlelere anlattım. Burada bir önemli nokta vardı. O dönemde herkes bana batıda da durumun böyle olduğunu söylüyordu. Batıda bunun böyle olması durumun doğru olduğunu göstermez ki! Batı Avrupa’da da halen yanlış olan birçok şey var! Orada yanlış diye Türkiye’de de öyle mi olması gerek? Bosman’a kadar bu durum böyleydi ama biraz önce de söylediğim gibi Bosman futbol tarihindeki en önemli adamlardan biridir. Benim 1970’lerde yaptığım mücadeleyi o 1990’lara, 2000’lere global düzeye taşıdı. Eğer o zamanlar Türkiye’deki adalet sistemi arkamızda dursaydı, daha 1970’lerde böyle bir şey Türkiye’den çıkıp bütün Avrupa’ya örnek olurdu.

Zamanında yaptığınız bu işlerin nihayete ermemesinin nedeni sadece 12 Eylül darbesi değil de Avrupa’daki meslektaşlarınızla bağlantı kurulamamasından kaynaklanmış olabilir mi?

Sendikalar da taraftarla birlikte bizi izliyordu aslında. Arkamızda güçlü bir sendika olsaydı durum değişebilirdi. Galatasaray’da bizim yapmaya çalıştığımız olayın o zamanlar Avrupa’da bile bir benzeri yoktu. Bireysel olarak başkaldıran futbolcular yok muydu, vardı. Paul Breitner vardı örneğin, Batı Almanya ile Doğu Almanya arasındaki soğuk savaşa ve Franz Beckenbauer’e rağmen solculuğunu ayan beyan ilan etmiş, kendisini de herkese böyle kabul ettirmişti. Bizim gibi dışlanmak bir yana sağcıların takımı olarak bilinen Real Madrid’de çalışma şartları daha uygun olduğu için forma giymişti. Bunu da neden altını çizerek söylüyorum onu da açıklayayım: Futbolcular taraftarlarla beraber futbol sektörünün en saf, en temiz, en günahsız kişileridir.

fatih-terim

Fatih Terim, Şenol Güneş ve Mustafa Denizli gibi sizin kuşağınızın birçok yıldız futbolcusu şimdi çok iyi teknik direktörler. Aynı durum İngiltere Ligi için de geçerli. Mesela sizin mücadele verdiğiniz yıllarda Manchester United efsanesi Alex Ferguson Britanya’da grev organizatörü. Aynı şekilde Nottingham Forest’in efsanevi hocası Brian Clough da halen verdiği emekten yana mücadeleyle Ada’da baş tacı. Sizlerin başına neler geldi?

Kuşkusuz 12 Eylül darbesiyle Türkiye’de diğer sol sempatizanlarının başına gelenlere oranla bizim başımıza gelenlerin felaket olduğuna inanmıyorum. Biz bilinçli olarak bunu seçtik, o yüzden de hiçbir zaman oturup ağlamadık, sızlanmadık. Artık günümüzde futbol bir oyun değil. Futbolcu da bir oyuncu değil. Şimdi artık sporcu doğal şartlarda yetişmiyor, oyundan gelmiyor. Bizim başımıza gelenler derken şunu kastediyorum: Ben futbolu bıraktım futbolculuk zamanında da Alex Ferguson İskoç futboluna damgasına vuran mezhep ayrımcılığının kurbanı olmuş. Yine de kabuğunu kırmayı başarıp Ada’nın en başarılı teknik adamı olmuş çünkü oradaki şartlar bizdeki gibi değil. Bizim Türkiye’nin sınırları içerisinde futbolcuların konuşma özgürlüğü kesinlikle yoktur. Bunun en somut örneği Fenerbahçeli Kemalettin Şentürk’tür.

Beşiktaş taraftar grubu Çarşı, daha çok sola, özgürlük mücadelesine özgü sembolleri ve söylemleri benimsemiş durumda. Çarşı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

Şimdiki konjonktür çok farklı tabii ki. Fakat Çarşı ile ilgili olarak şunu söyleyebilirim ki taraftar taraftar, yönetici de yöneticidir, bunun rengi kulübü yoktur. Sadece Çarşı’dan dolayı Beşiktaş’ın sola yakın bir kulüp olduğunu söylemek yanlış olur, aynı şekilde de bir takım insanların yaptıkları “Galatasaray aristokrat takımıdır, Fenerbahçe burjuva takımıdır” genellemeleri de çok yanlış. Taraftarlar başka, yöneticiler başka. Futbol, taraftarların ve futbolcuların olmalı ama ülkemizde daha çok yöneticilerin tekelinde. Yöneticiler için de taraftarlar daha çok birer müşteriler, oyuncular da işçi!

chee

Yöneticileri bir kenara bırakırsak, Türk futbolunun son yıllarda başardıkları hakkında ne düşünüyorsunuz? Sahiden sizin döneminize göre çok yol aldık mı?

Bizim dönemimize göre her açıdan çok daha fazla geliştiğimiz malum. Özellikle Euro 2008’de oynadığımız futbol çok büyük başarıdır, ilk 4’e girmekten de daha önemli olan, geriden gelip kazanmak, hücum oynamak bağlamında büyük bir mental gelişme söz konusu. Fakat sürdürülebilir başarı, bir türlü gelmiyor, bu kafayla devam ederse de kolay kolay gelmeyecek gibi. Ben şu açıdan bakıyorum: Bir ülkenin futboldaki başarısı en çok o ülke futbolunun ithalat-ihracat dengesiyle ölçülebilir. Ne kadar ihracat ve ne kadar ithalat yapıyoruz? Euro 2008’deki başarımıza rağmen yurt dışına oynayan Türk futbolcu sayısı halen Türkiye’ye ithal edilen yabancı oyuncu sayısının çok altında. Bir de birçok oyuncumuzun aslında Almanya’da yetişmiş olduğu gerçeğini objektif şekilde değerlendirirsek, futbolumuzun aldığımız neticeler kadar gelişmiş olduğunu söylemek zor.

“BENİ FUTBOLCULAR DEĞİL TÜRKİYE’DE SOLCU DİYE GEÇİNENLER ARKAMDAN VURDU!..”

“Beni hiçbir sporcu arkamdan vurmadı, hiçbir takım arkadaşım satmadı. Galatasaray’da olanlara geri dönersek benim takımdan ayrılmama, taraftarlar tarafından bu kadar sevilirken koparılmama sebep olan olayda takım arkadaşlarımın hiçbir günahı yok. Söylediğim gibi Adana’da olmasaydı o günkü hareketimize katılacak olan Fatih Terim gibi tüm takım arkadaşlarımız arkamızdaydı.  Biz amacımızı anlatmak için medyaya basın toplantısı yaptık. Daha sonra bazı yöneticiler futbolcuları kandırıp götürmüşler. Ben basın toplantısına gittiğim zaman ciddi bir adam onların başında olsaydı onlar gitmezdi. O zaman Abdi İpekçi devreye girmiş, ‘Metin Kurt çok sola kaydı, artık Türkiye’de zor futbol oynar, siz de onunla birlikte olmayın, özür dileyin, bu konuyu kapatalım.’ demiş. Yani asıl ihanet Türkiye’de kendini solcu olarak tanımlayanlardan geldi. Burada önemli olan nokta şu; gazetelerde birkaç oyuncuya özür diletiyorlar. Aynı şeyi İsmail Cem bana önermişti. İsmail Cem’e şöyle dedim: ‘Benim yaptığım mücadele bir emek mücadelesi, sen de emekçilerden yana bir adamsın.’ İsmail Cem sonra tekrar beni aradı: ‘Metin senin istediğin olmuyor, ben bu işten çekiliyorum’ dedi. İsmail Cem o zaman Milliyet yazarıydı. Bana tekrar özür dile dediler, dilemedim. Bugün olsa yine özür dilemem!”

MARADONA’NIN DÖVMESİ, HENRY’NİN TİŞÖRTÜ FORZA LİVORNO ve ÇARŞI BAYRAĞI!..

“Çarşı sık sık Che Guevera amblemleri, resimlerini kullanıyor. Neden Deniz Gezmiş değil de Che Guevera diye sorarsanız bence bu solun ve futbolun evrenselliğinden kaynaklanıyor. Aslında Deniz Gezmiş de var amblemlerde ama Che’ye göre tabii ki daha az. Sonuçta Che, daha evrensel bir simge, global bir başkaldırının sembolü. Yoksa Deniz Gezmiş de çok önemli bir isim. Bir de tabii Türk solundaki dağınıklığı ve bölünmüşlüğü göz önünde bulundurursak Che Guevera daha toparlayıcı bir isim. Ayrıca dünyanın dört bir tarafında Che simgesini kullanan taraftarlar var: Milan tribünlerinin bir kısmı, İrlanda bayraklarının ortasındaki beyaz kısma siyah Che silueti basan Celtic’liler, tabii ki Livornolular; say say bitmez… Dünyanın en büyük futbolcusu olarak kabul edilen Maradona’nın omzundaki dövmeden tutun yılın oyuncusu ödülünü alan Thierry Henry’nin o gece için özel olarak giydiği tişörtüne kadar Che birçok yerde futbolun içinde.”

Söyleşi: Ali Ece

,

Yorum Yaz