Menü İcon

Kerimcan Kamal: ''Depresyon lezzetlidir''

İşinin ehli başarılı bir haberci olan Kerimcan Kamal, yaşadığının farkına varmak diye nitelendirdiği eşi Doğ Rutkay ile mutlu mesut bir birliktelik geçiriyor. Ergenekon soruşturması dönemlerini hatırlamak istemeyen Kamal, hayata dair açıklamalarda bulundu.

Röportaj Gazetesi

Kerimcan Kamal: ''Depresyon lezzetlidir''

Tuncay Özkan’la Sky Türk ve Kanal Türk’ü kurdular ve birlikte çalıştılar. Pek çok başarılı program sundu. Televizyon haberciliğinin önemli markalarından biriydi.

Sonra Ergenekon dönemi başlayınca hayatı kaydı.

Kendi deyişiyle, cüzamlı gazeteciler arasına dahil oldu.

Beş yıllık Ergenekon soruşturması süresinde bir sürü davada yargılandı.

Dışarıdaydı ama mesleğini kaybetmişti. Kanaldan üstüne kalan milyonlarca dolar vergi borcu da vardı… Depresyon denizlerinde yüzüyordu… Ve işte böyle bir dönemden sonra Doğa Rutkay’a âşık oldu. Doğa, bir enkazdan şahane bir adam çıkardı.

Eskisinden çok daha hoş biri haline geldi Kerimcan Kamal.

Bayağı karizma bir adam oldu.

Instagram’da da bir tür fenomen.

“Her fotoğrafın bir hikâyesi var” diye bir hashtag yarattı. Minik fotoğraf öyküleri yazıyor, insanın kalbine değen öyküler… Bazıları gerçekten müthiş…

Ve şimdi onlardan kitap yaptı: ‘Güzel Kaybedenler’…

Bu arada bence işsizlik de ona yaradı. Alaçatı-İstanbul arası mekik dokuyor, minik bir bistro açtılar Alaçatı’da, Vespa’sı var, ormanda yaşıyor, her gün emekli takımı dediği arkadaşlarıyla voleybol oynuyor, yazıp çiziyor…

Valla daha iyisi can sağlığı…

Doğa’yla da iki seneyi devirdiler.

Ortalıktaki güzel çiftlerden onlar.

Mutlulukları daim olsun…

Sen sıkı bir gazeteci ve televizyoncusun… Bir sürü badire atlattın… Şimdi de karşımıza tatlı tatlı hayat üzerine felsefe yapan, eskisine göre daha yakışıklı, karizmatik ve âşık bir adam oldun çıktın… Bu kıvama nasıl geldin?

– O aslında çok zor bir süreç. Kimse isteyerek kaza yapmıyor. Kimse isteyerek kaybetmiyor. Kimse isteyerek çukura düşmüyor. Ama bir şeyler yapageliyorsun ve o bir şeyler o dönemin ruhuyla bazen örtüşmüyor. Benimki de o hesap…

Tam olarak neler yaşadın?

– 2008 yılıydı. Kanal Türk’ü sattık ve sonra hemen Ergenekon davası başladı. Beş yıl, Ergenekon soruşturması süresince bir sürü davayla yargılandım. Dışarıdaydım ama mesleğimi kaybettim. Hiçbir yere çıkamıyordum, arkadaşlarım benimle konuşmaktan korkuyordu. Param yoktu. İşsizdim. Milyonlarca dolar vergi borcum vardı kanaldan üstüme kalan…

Neden sana kaldı?

– Çünkü kanalın yönetim kurulu başkanıydım. Dolayısıyla o dönem her şeyim hacizliydi, evim, arabam… Banka hesabı bile açamıyordum, kara listedeydim. 2013’e kadar sürdü bu. Tam 5 yıl. Bütün davaları kazandım. Yine de kurtulamadım, sonra vergi barajına girdik, bir kısmı ödendi falan filan…

Ama o arada ötekiler içeride. Tuncay (Özkan) filan…

– Evet, ben de ‘dışarıda içeride’ydim! Çünkü insanlar haliyle, “Niye dışarıdasın” diyor. “Neyse, sen iyisin!” diyor. Ama dışarıda olmak da içeride olmaktan farksızdı. Hiçbir şekilde kendini anlatamıyorsun, bir yerde bağıramıyorsun…

BİZ O ZAMAN BİRAZ DA FAZLA ROMANTİKTİK GALİBA

Para?

– Meteliksizdim. Hepsi gitti. Ben kazandığım paranın hepsini kanala yatırmıştım. Biz o zaman biraz fazla idealist, biraz da fazla romantiktik galiba. Medyada tekelleşme, siyasetin baskısıyla sessizleşme döneminde böyle bir vaha yaratmak istedik, herkes için, hepimiz için. Ama sonradan siyasetle dövüşür hale geldik ve hezimete uğradık. Nasıl atlattın dersen, çok uzun süre atlatamadım, çok acı çektim. Kilometrelerce yürüyüp ağlıyordum. Sinir krizleri geçiriyordum. E çünkü kendini suçluyorsun, özgüvenini kaybediyorsun. Tüm bunların neden olduğunun muhasebesini yapıyorsun tekrar tekrar. Ama bir şekilde yaşamaya devam ediyorsun…

Kim bakıyordu sana?

– Evliydim. Sonra evliliğim de bitti. Bir dönem kendim yaşadım, sonra işte Doğa (Rutkay) hayatıma girdi…

Ne zaman tanıştınız?

– Tanışmamız daha önce. 2005’ti galiba. Ben ona iş teklif etmiştim. Doğa’ya ilk talk şovunu ben yaptırdım; “Doğa’yla Gece Yarısı”. Annesiyle gelmişti hiç unutmuyorum. “Yapabilir miyim bilmiyorum ki” dedi, “Ben yapacağınıza çok inanıyorum” dedim. Çok da başarılı oldu. Sonra yıllarca görüşmedik. Derken bir akşam bir yerde karşılaştık. Ben eşimden ayrılmıştım. Sohbet ettik, vesaire…

Sen ona da bunları mı anlattın? Hayatta kaybetmenin erdemi filan… Böyle mi tavladın kızı?

– Yok canım. Kaybetmenin erdemi değil, hayata tutunmanın çabası benimki. Bir şekilde nefes alıyorsan yaşıyorsun, hâlâ hayallerin var, hâlâ bir şeyler yapmak istiyorsun ama üzerinden silindir geçmiş gibi o ayrı…

Peki nasıl oluyor da o dönemden daha hoş bir adam olarak çıktın? Tam tersine yıkılmış olman gerekmiyor mu?

– Bir tarafım yıkık ama onu göstermiyorum. Diğer tarafları inşa edip kendimden yeni bir adam yaratmaya çalışıyorum. Aslında bence bu kitapta da, yazılarımda da anlatmaya çalıştığım şey bu: Evet, herkesin başından bu kazalar geçiyor ama sen, her şeye rağmen kendini kazıyıp kazıyıp özüne dönersen, oralardan yeniden bir şeyler çıkarıp, yeni bir insan yaratabilme ihtimalin olabilir. Belki de olmayabilir.

Mesleği bıraktın mı?

– Bırakmadım, hâlâ televizyonculuğu, gazeteciliği ve yayıncılığı çok seviyorum ama herhalde bugünün ortamı benim gibi insanları medyada çok fazla istemiyor. Ama iyi bir teklif gelse dönerim. Keyifle.

Sen bir kaybeden misin? Hissettiğin; kırgınlık, aldatılmışlık mı?

– Bir dönem yaşadığım duygu bu. Hem de çok yoğun yaşadım. O kendi kendine öfkelenme krizlerinin öncesi… Önce başkalarının seni aldattığını düşünüyorsun. En yakınların seni aldatıyor. Veya toplum veya dönem seni aldatıyor. Sonra aslında bunların sadece yaptığın şeylerin bir bedeli olduğunu anlıyorsun. Her yaptığımızın bir sonucu var ama biz o sonuçları baştan kabullenmeden bazen aksiyona başlıyoruz. Çok hızlı gidersen, kaza yapma ihtimalin var. Ama sen bunu, o hız yapmanın keyfi içinde düşünmüyorsun. Kaza yaptığın zaman da, “Niye başıma geldi” diyorsun. O bedeli ödemenin de bir öğrenim süreci olduğunu anladıktan sonra, intikam almaktan, öfkelenmekten vazgeçtim. Küs değilim, bir kaybeden hiç değilim. O lafı hiç sevmiyorum. Ben bir öğrenenim. Bir sürü şeyden geçtim ve bunların bana kendimden yeni bir adam yaratmakta faydalı olduğunu düşünüyorum.

Peki bu kadar eksi varken, nasıl artıya geçtin…

– Âşık oldum! Doğa, hayatımın çok önemli bir parçası. Yeniden hayata döndüren o. Dediğim gibi bir yerlerde karşılaştık, sohbet etmeye başladık. Doğa’nın inanılmaz bir enerjisi var. İster istemez insanı çekiyor. Çok güzel bir kadın, çok dişi bir kadın. Ama aynı zamanda içinde çok büyük şefkat var. Bir erkeğin isteyebileceği en önemli özellik bu bence. Aslında biz erkekler, kadınlarda böyle bir şefkat de ararız. Kendine en kızdığın, en nefret ettiğin anda, birisinin seni sevmesi, sana şefkat göstermesi çok önemli. Doğa, benim kendimi yeniden bulmam ve kendim olmam için çok sabır ve anlayış gösterdi. Onunla olduğum ilk dönemde çok büyük kavgalarım kendimle. Ne zaman delirsem, güvensizliğe düşsem başımı okşadı. “Olacak” dedi, “Sakin ol” dedi. “Sen değerli bir adamsın!” dedi. O anlamda hayatımın çok önemli bir kilometretaşı Doğa, benim nefesim…

Senden kaç yaş küçük?

– Sekiz. Ama benden çok ileride. Çünkü benim bütün bu yaşadıklarımdan sonra öğrenmeye çalıştığım şeyler, onda DNA olarak var. Doğuştan. Mutlu olmayı becerebilen bir insan o. Ben mutlu olmayı hiç bilmiyordum.

HER FOTOĞRAFIN BİR HİKÂYESİ VAR

Yeni kitabın çıktı: ‘Güzel Kaybedenler’. Nereden esti?

– Türkiye o malum süreçlerden geçerken, Ergenekon vesaire, biz de cüzamlı ve tecritli gazeteciler sınıfına dahil edildik. Yine de bir şeyler anlatma derdinde olan insanlar olduğumuz için kendimi sosyal medyada ifade etmeye başladım. Instagram’da kendimle ve yaşadığım şeylerle ilgili hikâyeler paylaştım. Ve bunun bir karşılığı olduğunu gördüm. Televizyonculuktan geldiğim için ben görüntülerin hikâyesini anlatmayı biliyordum zaten. Çünkü tek başına fotoğraf koymanın bir manası yok benim için. Alttan o hikâyeleri oluşturdukça, insanlar, hikâyeleri sevmeye başladı. Ben de “Her fotoğrafın bir hikâyesi vardır” diye hashtag yarattım. Sonra 100 kişi takip etti. Derken bin kişi. Şimdi 30-40 bin kişi oldu. Artık ben onlara hikâye yazdırmaya başladım. Bir fotoğraf koyuyorum, onlar hikâyelerini yazıyorlar. Bir anda 100 tane hikâye geliyor. Hikâye yarışma-ması yapıyoruz. Tek jüri benim. Ödül yok. İşte bu kitap, benim Instagram’daki hikâyelerimin derlemesinden çıktı…

kerim

Adı neden ‘Güzel Kaybedenler’?

– ‘Ferrasi’ni Çarpan Bilge’ de koyabilirdim. Temel sorunsalımız bu çünkü. Bize yıllar boyunca, “Çalış, çabala Ferrari al!” diye öğrettiler. Bilge değilim, Ferrarim de yok ama olsaydı da satmazdım… Pardon ama olunca niye satıyoruz? Sen yıllarca çalış, çalış, Ferrari al, ondan sonra mutlu olmak için sat diyorlar sana. Ben Ferrari’mi satmadım ama kaza yaptım, çarptım…

Nasıl yani?

– Bize çocukluktan beri güçlü olmak, kazanmak, başarmak öğretildi… Bunlarla güdüyorlar bizi. Mutlu olmanın yolu da başarmaktan, mevki sahibi olmaktan ve daha çok para sahibi olmaktan geçiyor. Bak dikkat et, hep sahip olmak! Ancak onların varlığıyla mutluluğu ve yaşadığını hissedebiliyorsun. Ama işte herkes bir ara, bir yere çarpıyor. Bazen sevgilinden ayrılıyorsun çarpıyorsun, bazen siyaset seni çarpıyor, bazen ekonomik olarak bir yere çarpıyorsun. Ben de bir şekilde duvara tosladım. Ama sonra baktım, kaybettiğimi sandığımda kazanmışım aslında. O yüzden kitabın adını ‘Güzel Kaybedenler’ koydum…

DEPRESYON LEZZETLİDİR

Bu kitaptan insanlara hangi duygu geçsin istersin?

– Sükûnet. Ben insanlara sakin olmalarını tavsiye ediyorum. Hayatta insanın başına her şey geliyor ama yaşadığınız sürece umut var. Depresyon da keyifli bir şey ayrıca. Lezzetlidir. Bir çekiciliği vardır. İçine girdikçe insan daha da derine inmek ister. Tabii bu çok faydalı bir şey değil. Arada bir çıkıp hayata merhaba demek lazım.

Peki herkes bir Doğa nereden bulacak? Sen âşık oldun depresyondan çıktın…

– Galiba şöyle bir felsefe var: Yaptığımız her eylemin sonucunu biz belirliyorsak, Doğa’yı da ben yarattım. Belki de, o da beni yarattı. Tırnak içinde söylüyorum yaratmayı. Öyle bir insanın karşıma çıkmasını ben eylemlerimle kendim hazırladım ve onu bir şekilde çağırdım, geldi…

HAYATLA KAVGA ETMEYİ SEVİYORUM

Siz böyle karşılıklı felsefe yapıyor musunuz?

– Oooo, kafasını çok şişiriyorum…

Bu yazdığın kitap bir tür hayatı anlama kılavuzu mu?

– Bu çok iddialı olur ama yaşadıklarını anlatmaya çalışan bir adamın kılavuzu diyebiliriz.

Sosyal medyada insanlar yazdıklarını çok sevdiği için mi bu kitabı yaptın?

– Takipçilerden ilgi vardı, ısrar da… Ama galiba en çok Doğa, “Kitap yap, kitap yap!” diye boynuma çöktü.

Genel olarak hayatla ilişkin nasıl?

– Ben hayatla kavga etmeyi seviyorum. Ama bak onun bir kıvamı var, çok da fazla kavga etmemek lazım. Onu sınırlarına kadar zorlayıp, seni dövmesine izin vermeden geri durmak lazım…

İNTİKAMSIZ YAŞAMAYI ONDAN ÖĞRENDİM BEN

Mutlu olmak nedir, hayattan nasıl keyif alınır, tüm bunları, o anı insanlarla paylaşmayı, insanlara şefkat gösterebilmeyi, intikamsız yaşamayı, sürekli bir şeylerin ateşiyle yanmadan devam edebilmeyi ve bazı şeyleri Doğa’dan öğrendim ben. O anlamda ciddi bir öğretmen bana. O bunları nereden öğrendi, bilmiyorum. Hepsi onda zaten vardı.

DELİ GİBİ EMEK SARF ETMEK BÜYÜK İDDİA

Evlilik nasıl gelişti?

– Evlilik çok zor bir kurum bana göre. Hele bugünün dünyasında bir insana ömür boyu söz vermek, “Bu aşk hiçbir zaman sönmeyecek” demek ve o aşkı beslemek için deli gibi emek sarf etmek çok büyük iddia. Doğa da benden farklı düşünmüyordu. Evlenmek gibi bir hayali yoktu. Benim de tekrar evleneyim gibi bir düşüncem yoktu. Ben dedim ki, “Evlilik çok zor bir şey”, o da “Çok haklısın, ben de evlenmek istemiyorum!” dedi. “Tamam” dedim, “O zaman gel evlenelim!” Böyle oldu.

Ne zaman güvensizliğe düşsem başımı okşadı, “Olacak” dedi, “Sakin ol” dedi. “Sen değerli bir adamsın!” dedi.

“DOĞA, EVLİLİK ZOR BİR ŞEY, BEN DE YORGUN BİR ADAMIM”

Süpermiş! Tam olarak ne dedin?

– Alaçatı’daydık, bir sahil balıkçısında. Kuzenler var bizim, şimdi restoranı beraber açtığımız. Doğa’nın kuzenleri, benim de artık can dostlarım. “Sahile inelim, balık yiyelim” dedik. Onlarla beraber oturuyorduk. Sonra Doğa’ya dedim ki, “Gel biraz yürüyelim, şu mehtabın keyfini sürelim!” Gece karanlık. Dedim ki, “Doğa, bu evlilik çok zor bir şey. Ben de çok yorgun bir adamım. Bunca dertten sonra evlenmek mevlenmek nedir bu işler filan!” O da “Evet” dedi “Çok haklısın!” Sonra durdum ve “Benimle evlenir misin” dedim. Gülmeye başladı, galiba çığlık da attı. “Sen ciddi misin” dedi. “Evet” dedim. Kabul etti. İki senedir çok mutlu bir evliliğimiz var.

EVLİLİĞİ HAPİSHANEYE ÇEVİRMEK ÇOK KOLAY

Doğa da hep zarif ve tatlı bir şekilde seni ne kadar sevdiğinin altını çiziyor. Onda o ünlü kadın havasını görmüyorsun. Sanki ününün farkında değil gibi…

– Tam da tarif ettiğin gibi. Rutkay Aziz gibi önemli bir ismin kızı olmanın mutlaka sıkıntılarını da yaşamıştır. Dahası, aynı mesleği yapıyor babasıyla. Kıyaslanabilirdi, küçümsenebilirdi… Ama o bütün bunları aşıp kendi yolunu açtı ve tarzını yarattı.

NASİP, KISMET İŞİYSE, EVET, ÇOCUK İSTİYORUZ

Yaşadığınız aşkı nasıl tanımlarsın?

– Biz aslında biziz, iki kişiyiz. Ama bu ilişkide ben, ben de olabiliyorum. Kendimi özgür hissedebildiğim bir aşk yaşıyorum. İnsanın birbirine bu kadar bağlıyken, birbirini bu kadar özgür bırakabilmesi müthiş bir şey. Bir sürü şeyden beslenebiliyorum, buna engel olmadığı gibi aksine destek oluyor. Birlikte olduğu adamı, kadını taşıyabilmek de çok önemli bir şey. Yoksa evliliği bir hapishaneye çevirmek, dünyanın en kolay işi. Ve çoğumuz için kendimize verdiğimiz bir ceza.

Ne güzel anlatıyorsun… Hem büyük âşıksın, hem özgürsün…

– Şans işte! Hayattaki en önemli şey, onunla birlikteyken kendiniz olabileceğiniz, aynı yolda birlikte yürüyebileceğiniz bir yol arkadaşı. Kıymetini bilmek lazım.

Çocuk yapacak mısınız?

– Nasip, kısmet işiyse, evet istiyoruz.

YOL ARKADAŞI…

Hayattaki en önemli şey, onunla birlikteyken kendiniz olabileceğiniz, aynı yolda birlikte yürüyebileceğiniz bir yol arkadaşı.

KISKANÇ YANI VAR AMA SON KIRMIZI ÇİZGİDE

Nasıl bir hayatınız var şu an?

– Bu kitap çıktı diye heyecanlıyım bugünlerde. ‘Kafa’ dergisine yazılar yazıyorum. Senaryolar yazdım. Film, dizi gibi şeyler yapma hayalim var. Alaçatı’da ufak bir tapas restoranımız var. Minik bir bistro… Belli bir süre restoran, sonra müzik çalmaya başlıyor. Bütün yazı orada geçirdik, mutluyuz, bir Vespa’mız var. Biniyoruz, gidiyoruz, geliyoruz. Küçük, sade bir hayat.

Kıskanıyor mu seni?

– Yooo. Kıskanç yanı var ama son kırmızı çizgide kıskanç. Ben de oraya kadar zorlayacak bir şey yapmıyorum.

Peki ona ilgi gösterilmesi seni nasıl etkiliyor?

– Benim çok hoşuma gidiyor. Sokakta yürüyemiyoruz Doğa’dan, ününden dolayı. Herkes ‘Güldür Güldür’den izlediği için yolda durdurup fotoğrafını çekiyor. Benim için gurur kaynağı.

Oğlunla ilişkisi nasıl?

– Emre 13 yaşında. En çok şükrettiğim şeylerden birisi Doğa’yla ilişkisi, çok iyi arkadaş oldular. Bizde kalıyor iki-üç gün. Doğa’dan fikirler alıyor. Gizli gizli gözlemliyor onu. Bir sürü şey öğreniyor ondan. Doğa’yla birlikte yaşamanın keyfini sürüyor.

Söyleşi: Ayşe Arman

Mesleğinin ehli olan bir gazeteci Kerimcan Kamal,

Yorum Yaz