Menü İcon

Hikmet Barutçugil: ''Su’yun gizemli yolculuğunda hakikati aramak''

Ömrünü ebru sanatına adayan eserlerine “Hikmet-i Hüda” diye imza koyan bir usta Hikmet Barutçugil, ''ebru duası''nın açtığı ufukları ve sanatçının yeniden tarifini anlattı.

Röportaj Gazetesi

Hikmet Barutçugil: ''Su’yun gizemli yolculuğunda hakikati aramak''

Bir söyleşiden çok ders niteliğinde geçen sohbetimizde “ebru duası”nın açtığı ufukları ve sanatçının yeniden tarifini dinledik kendisinden. Ömrünü ebru sanatına vakfetmiş olmanın olgunluğuyla eserlerine, aslında ebrunun tanımı olan ifade ile “Hikmet-i Hüda” diye imza koyan bir ustayı, Hikmet Barutçugil’i sayfalarımıza misafir ediyoruz.

Türkiye’de geleneksel sanatlar bir ivme yakaladı. Bu gelişimi nasıl yorumluyorsunuz?

Benim de başlamak istediğim mevzu ile ilgili sordunuz. Ne oldu da üzeri kapatılmış, küllenmiş, unutturulmuş, şuur kaybettirme politikalarıyla bir kenara itilmiş sanatlarımız birden gündeme geldi?

Birincisi; yalnız Türkiye’de değil, bütün dünyada geleneksel sanatlara bir yöneliş başladı. 1789 Fransız ihtilali ve onu takip eden Sanayi Devrimi sonrasında insanların ruh halleri de değişmeye başladı. Dünyayı daha materyalist gözle görmeye başladılar. Para, şan, şöhret gibi duygular ön plana çıkarken, insani değerler azaldı. Doğal olarak, insanların iç dünyaları sanat eserlerine de yansıdı. Ortaya çıkan sanat eserlerine bakınca sanatçıların kendi iç dünyalarını görüyorsunuz. Ama bu, düşünen, insani değerleri ön plana çıkmış insanları rahatsız etmeye başladı. Çünkü arkasında bir dayanağı yok, felsefesi yok. Derin kökleri olmayan şeyler sanat eseri olarak kabul edilmeye başlandı. Bu arada kendi sanatlarını yüceltmek için, yüzyıllardır süregelen geleneksel sanatları da farklı bir sınıfa koydular. Zanaat sınıfına koydular. Yani art ve craft diye ayırdılar. Zanaatkârların eserlerini bir alt sınıfmış gibi göstererek kendi yaptıklarını yüceltmeye başladılar. Bunların büyük bir kısmının aldatmaca olduğu ortaya çıkınca, aklıselim sahibi insanlar gerçek sanatlar nelerse onları aramaya ve “tarz-ı kadim” dediğimiz geleneksel sanatlara yönelmeye başladılar. Onların arkasındaki duygu ve düşünceyi anlamaya çalıştılar.

9

BATI VE DOĞU SANATLARI ÇOK FARKLI YERDELER

İkinci olarak; özellikle doğu ve İslam sanatlarına ilgi duyarken, bunun temel prensiplerini düşünmeye başladı insanlar. Çünkü son 200 yıllık yakın tarihimizde, Osmanlı’nın son dönemlerinde batılılaşma hareketleri çerçevesinde kendi  sanatlarımıza batılı gözüyle baktırılmaya zorlandık.

Batı ve Doğu sanatları temelleri açısından çok farklı yerdeler. Bakın, bir iyi bir kötü demiyorum, biri başka, biri bir başka diyorum. Her sanat akımının kendi iç kuralları ve estetiği vardır. Özetleyecek olursak; batı sanatları göze hitap eder, akla hitap  eder. Para ve şöhret ön plandadır. Yani materyalisttir.

Ama doğu sanatları öyle değildir. Doğu sanatları gönül gözüyle görülen, içerisinde ilahi güzellik arayışının var olduğu bir sanattır. Bunu da merhum Necip Fazıl Kısakürek bir beyitte şöyle izah ediyor:

Anladım işi, sanat Hak’kı aramakmış Marifet bu, gerisi çelik çomakmış. Onun için, sanatçının yaptığı eserde sadece estetik yetmiyor. Estetik kelimesi Yunanca “duyu bilimi” anlamına geliyor. Yunanlı sofistler, Aristolar, Sokratlar, metafizikle ilgilenmeye başladıkları dönemde Allah’ın varlığını ispat için 7 tane temel delil ortaya koydular. Bu delillerden bir tanesi de estetik; kâinatın doğuşu, batışı, güneş, ay, nizam, denge, oran gibi kavramlar…

Ama doğu (İslam) sanatlarında Allah’ın varlığını ispat için hiçbir delile ihtiyaç yok. Müslüman bir sanatçı Allah’a kesinlikle inanmıştır, hiçbir şüphesi yoktur. Biz metafizikle zaten iç içeyiz. Çünkü Kur’an’ı Kerim’de o kadar metafizik tanımlardan bahsediliyor ki…

Doğu sanatlarında ilahi güzelliği ararken teslimiyeti görüyoruz. Bu arayış içerisinde bir vecd hali vardır. Kendinden geçercesine bir duygu hali var. Dolayısıyla “estetik” tabirinden ziyade “letafet” kelimesi daha uygun düşüyor.

Biz bunun farkına varmaya başladık. İlgilendiğim ebru sanatı bir diğer ifadeyle su yüzü sanatı. Çok eski bir sanat. Bunun iki yüzü var. Birisi zahiri dediğimiz görünen yüzü, diğeri de batıni dediğimiz manevi tarafıdır. Şimdi bu manevi tarafının farkına varanlar çoğalmaya başladı. Zaten, ebru tarihine baktığımız zaman, ebru ustalarının tamamı mutasavvıf yönüyle öne çıkarlar. Bunun en önemli kanıtı Sultantepe’ deki Özbekler Dergahı’dır.

EBRU DUASI AYNI ZAMANDA HAYATIN DUASIDIR

Derslere başlarken bir “ebru duası” okuyorsunuz. Bunu biraz anlatır mısınız?

Bir ebru duamız var; her derse başlarken biz bu duayı yaparız. Merhum Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre’den bize intikal etti. O bir ebru duası olmaktan ziyade bir hayat duasıdır. İslam sanatlarının evrensel beyannamesi gibidir.

Yeni neslin bu duaya katılımı nasıl?

İlk derslerde anlamıyorlardı. Ancak dersler ilerledikçe bu duanın idrakine varıyorlar. Bunun hakkında uzun uzun konuşuyoruz. Zira her cümlesi büyük manalar ifade ediyor.

6

VUSLAT İÇİN IŞIK LAZIMDIR

Materyalist bakış açısını, egoların zirve yaptığı sanatçı anlayışını bitiren bir dua diyebilir miyiz?

Evet. Aynen öyle. Biz zahiri tarafıyla ilgilenmemeye, Batılı gözlüğü ile akmamaya çalışıyoruz. Gençlerimize şunu anlatıyoruz: Sanatın zahiri tarafı dediğimiz para ve şöhretin peşinden koşmak gölgenin peşinden koşmaya benzer. Gölgenin peşinden koşturduğunuz zaman ışığı arkanıza almış oluyorsunuz. Bu durumda ışık şiddetini kaybettikçe gölgeniz daha da uzuyor. Ne kadar hızlı koşarsanız gölgeniz o hız oranında sizden kaçıyor. Ama siz gölge yerine ışığa doğru koşarsanız, onu yüceltirsiniz. Kaldı ki vuslat için ışık lazımdır. Nihayetinde ışık yükseldikçe gölgeniz size  yaklaşacaktır. Hedef ışık olmalıdır.

Özellikle son 100 yıllık dönemde bu sanatlarımızın birçoğu kesintiye uğramış. Tekrar canlanması, şu andaki teveccüh… Bu silsileyi biraz anlatır mısınız?

Yakın tarihimizde bu sanatlar hakikaten çok aşağılandı. Unutturulmaya çalışıldı. Ama altını çamura da atsanız o değerinden bir şey kaybetmeyecektir. Kökleri sağlam olan bir ağacı ne kadar keserseniz kesin o bir şekilde bir yerlerden tekrar filizlenecektir. Bu da böyle oldu.

1970’li yıllarda bu sanatın farkına vardığımda, içindeki o müthiş dinamizmi keşfettim. Yani sadece boya ile kâğıt değil, bundan bambaşka şeyler olur düşüncesiyle başladım. Şükür, bugünlere kadar geldik.

Her yüz yılda sadece birkaç kişinin uğraştığı bir sanat olarak bugünlere kadar geldi. 20 yüzyılın son çeyreğine gelinceye kadar sadece iki kişi sayıyoruz: Necmettin Okyay, Mustafa Düzgünman. 19. yüzyılda Sadık Efendi ve oğlu İbrahim Ethem Efendi. 18. yüzyılda Hatip Mehmet Efendi. Bir de Şah Beg (Şebek) Mehmet Efendi var. Belki başka ilgilenenler vardı ama ismi kalanlar bu şekilde.

Bu, ebru sanatının zorluk derecesiyle mi ilgili?

Belki öyle anlatıldı ama hiçte öyle değil. Bu belli kişiler arasında, özellikle batıni tarafıyla ilgilenenler arasında bir sır olarak saklandı. Elimizde yazılı ebru yapımıyla ilgili reçete veren bir kaynak var. 1608’de yazılmış. Bu tarihten 1999 yılına kadar ebru reçetesi veren herhangi bir kitap yok. 1975’te Uğur Derman’ın ebru sanatını tanıtan bir kitabı çıktı. Kendisi ebru icracısı olmadığı için sadece etrafında duyduklarını yazdığı bir kitap oldu. Sanatın varlığını haber vermesi açısından yine de önemli bir eserdir. 1999 yılında benim bir kitabım yayınlandı. Bu kitaba 1973 yılında başladığım ve büyük bir haz duyduğum bilgilerimi paylaşmak ve yaymak niyeti ile, 17 yıl süren çalışma neticesinde bir kitap yayımladım. Çünkü başkasından öğrenme şansım olmadı. Kendim arayarak ve uygulayarak, deneme yanılma yöntemi ile bunu gerçekleştirdim. Tabii bu süreçte yepyeni kazanımlar, yenilikler ortaya çıktı. Boyalı kâğıt olarak bilinen ebru, bu çalışmalarımız neticesinde bugün kumaşa, tahtaya, seramiğe uygulanabilir hale geldi. Resim, minyatür, gravür, fotoğraf gibi sanatlarla da birleşti. Üniversitelerde bölümler kuruldu. Ezcümle ebru içinde farklı ekolleri olan bir ana sanat dalı olarak değerlendirilmeye başlandı. Bütün bunlar ilgiyi artırdı.

Yerel yönetimlerin bu konuda yaptığı eğitim yatırımları var. Bu yatırımlar, ebru sanatının tanıtımında ve yaygınlaşmasında etkili oldu mu?

Elbette oldu. Hatta Kültür Bakanlığı’nın, Dışişleri Bakanlığı’nın da çok katkıları oldu. 30 sene öncesiyle şimdilerin arasında çok büyük farklar var. Bakın ben çok seyahat ediyorum. 25 yıl önce Avrupa’ya gidince insanlara şunu soruyordum: Türk kültürü denilince aklınıza ne geliyor? Şiş kebap, lokum, oryantal dans ve rakı gibi cevaplar alıyordum. Çünkü hep onu götürmüşüz. Ama şimdi sanatlarımızı tanıyorlar, bütün dünya mermer kağıdı yerine ebru diyor. Ebru desenlerinin Türkçe adları sıkça kullanılıyor artık.

Bu arada, Albaraka Türk Katılım Bankası’nın hat sanatı başta olmak üzere bizim sanatlarımızın gelişimi için ortaya koyduğu gayret çok manidardır. Adeta hamilik yaptı, ihyası için gayret gösterdi, destek verdi. Bu tür desteklerle sanatçılarımız daha rahat çalışma imkânına kavuşuyor ve sanatımız ilerliyor. İbn-i Sina’nın çok güzel bir sözü var: “Kültür ve sanat ilgi ve itibar görmediği yerden hicret eder” der.

Özellikle ebru sanatının gelişmesinde zat-ı alinizin ciddi bir katkısı olduğu biliniyor. Sanat çalışmalarınızda yeterli desteği alabildiğinizi düşünüyor musunuz?

Marifet iltifata tabidir diye bir söz var. Bu çok doğrudur. Şöyle diyelim: Kaliteli ürünün her zaman müşterisi oluyor. Yaptığınız eserin hangi derecede olduğunu iyi bilmeniz lazım. İki aylık kurslardan ayrılıp sergi açınca ilgi ve destek beklemek pek doğru değil. Sanatçıların dünyada bir kesim tarafından çok iyi takip edildiğini söyleyebilirim. Bunlar sanatçıların yaşamlarına bakıyorlar. Kazandığı paradan yaşam biçimine, kendini yenilemesinden eserlerindeki farklılığa kadar birçok konuda sanatçılar takip ediliyor. Oradan bir şey yakalarlarsa o sanatçıya destek veriyorlar. Bu aslında bizim ahilik sistemimize çok yakındır. Batı bu konuda bizden çok şey aldı. Bunlardan birisi ahilik sistemidir.

SANATÇI OLMAK MÜMKÜN DEĞİL!

Bu kadar emeğin ve nasihatin akabinde, yeni nesle neler söylemek istersiniz?

Sanat için; “Sanata külli’ni vermezsen cüzi’ni alamazsın” (her şeyini vermezsen küçük bir parçasını alamazsın) derler. Burada sanat ya nankör, bir küçük parça için her şeyini istiyor. Ya da o küçük parça o kadar kıymetli ki, bunu elde etmek için her şeyini vermeye değiyor.

Sanatçı olmak zaten mümkün değil. “Sanatın sonu var mı?” diye sorarlar, evet sanatın sonu var. Biraz evvel bahsettiğimiz duygularla siz bir sanat eseri vermeye çalışıyorsanız, o zaman çok şey fark ediyorsunuz. Cenab-ı Allah’ın yarattığı sayısız güzelliği siz kendi ebru teknenizde görmeye başlıyorsunuz. Ve orada dehşete kapılıyorsunuz. “Acaba, yaratlışla ilgili sırlar mı ifşa ediyor?” diyorsunuz. Kur’an’ı Kerim’de “Her şeyin sudan yaratıldığını bilmezler mi” ayeti vardır.

Bu, bir ebru sanatçısı olarak “su”yun mucizesini anlamamızı sağlıyor. “Su”yun yaydığı enerjiyi keşfediyorsunuz. İşin sonunda anlıyorsunuz ki, tek bir sanatçı var: O da, Cenab-ı Hak’kın ta kendisidir. Ondan sonra ben sanatçıyım deme gibi bir edepsizlikten vazgeçiyorsunuz.

HİKMET-İ HÜDA MESAJI

Talebeleriyle, eserleriyle, sergileriyle ebru sanatına adeta ömrünü vakfetmiş birisi olarak ilginç bir imzanız var. Bunu biraz açar mısınız?

Eskiden imza atmak gibi bir gelenek yoktu. Çünkü bu işle uğraşanlar az sayıdaydı ve herkes birbirinin çizgisini, renklerini, tarzını biliyordu. Hattatlarda imza geleneği vardı. O da öyle bir imza ki, kendisini hakir gören bir cümlenin sonuna kendi ismini iliştirir. Tevazuunun her ayrıntısını hattatın imzasında görürsünüz. Ancak, batıda illa imza atılır ki, ileride sanatçısı öldükten sonra eserin üzerine yatırım yapılsın, getirim sağlansın diye. Biraz sanatçıların çoğalması, biraz Batı’nın etkisiyle bir zorlama oldu. Sanki imzasız eser değersiz esermiş gibi… Oysa imza bize aykırı geliyor, “ben” yaptım anlayışı duamızla ters düşüyor. Ayrıca oradaki “ben” bize bir duvar oluyor.

Sanatımızda ilerleyemiyoruz. Bunu aşmak için ne yapalım diye düşünürken aklıma bu imza şekli geldi. Ebru’nun tanımı. Biz ebrunun yapılışını teknik olarak tanımlıyoruz. Ancak çıkan görüntünün ne olduğunu, neye benzediğini düşünerek 2000 yılından itibaren “Hikmet-i Hüda” diye imza atmaya başladım. Bu, bir anlamda ebrunun tanımıdır aslında. Ancak, eserlere, gelecek nesilleri bilgilendirmek için tarih ve benlikten uzak ibareler konulabilir.

EBRUNUN KOPYASI MÜMKÜN DEĞİLDİR

Hocam, önceki beyanatlarınızda sıklıkla ‘birçok sanatın kopyası mümkündür. Ancak ebrunun mümkün değildir’ diyorsunuz. Bunu neye bağlıyorsunuz?

Ebrudaki işleyiş ezeldeki hükmüne uygun olarak tecelli ediyor. Biz de Cenabı Allah’ın isimlerden bir ya da birkaç tanesinin tecellisi olarak bunu ortaya çıkartıyoruz. Suyun gelişi, akışkanlığı, renklerin birbirlerini itip çekmesi… Bütün bu etkileşim sonunda çıkan eşsiz görüntüler de Cenab-ı Hak’kın tek olduğunu bize hatırlatıyor. Onun içindir ki ebru, parmak izi, bulutların gökyüzünde oluşturduğu desenler, ağaç ve mermerlerin katmanlarındaki desenlerde olduğu gibi asla tekrarı olmayan bir görüntü cümbüşüdür. İç içe bir gizem yumağıdır.

Söyleşi: Selami Türkoğlu

Ebru sanatçısı Hikmet Barutçugil röportajı,

Yorum Yaz