Menü İcon

Hamza Hamzaoğlu: Aslında Çocukluğumda Fenerbahçeliydim

Galatasaray Teknik Direktörü Hamza Hamzaoğlu, kulübün resmi dergisine verdiği röportajda, "Aslında çocukluğumda Fenerbahçeliydim. Ama profesyonel yaşantı başlayınca o duygu azalıyor, kendi takımınızla oynadığınız maçlara odaklanıyorsunuz. Nerede oynuyorsan

Röportaj Gazetesi

Hamza Hamzaoğlu: Aslında Çocukluğumda Fenerbahçeliydim

Galatasaray Teknik Direktörü Hamza Hamzaoğlu, çocukluk döneminde Fenerbahçeli olduğunu söyledi.

Galatasaray Teknik Direktörü Hamza Hamzaoğlu, kulübün resmi dergisine verdiği röportajda, "Aslında çocukluğumda Fenerbahçeliydim. Ama profesyonel yaşantı başlayınca o duygu azalıyor, kendi takımınızla oynadığınız maçlara odaklanıyorsunuz. Nerede oynuyorsanız, kalbiniz orası için atıyor." dedi.

Hamzaoğlu, Ali Şen'in Fenerbahçe Başkanı olduğu dönemde, kendisine Galatasaray'dan aldığı paranın iki katının teklif edildiğini ve bunu reddettiğini de söyledi. Galatasaray Dergisi'nin ocak ayı sayısına röportaj veren Hamzaoğlu, Tarık Ünlütürk ve Atahan Altınordu'ya verdiği röportajda ilginç cevaplar verdi.

Röportajı yapan Tarık Ünlütürk ve Atahan Altınordu, "Bir antrenman öncesi sözleştik Hamza Hoca'yla. Aklımızda ne varsa kağıda havale ettik. Bizim için 90'larda düz sarı formasıyla soldan bindiren adam, bugün Galatasaray'ın teknik direktörü. Ne varsa sormalıydık. Galatasaray'a ilk geldiği gün Arif Erdem ile kaldığı, bugün ise Galatasaray Futbol Takımı için önemli kararların alındığı çalışma odasında buluştuk ve en baştan başladık." derken ortaya da iyi söyleşinin çıktığı iddiasında bulundular.

Tarık Ünlütürk ve Atahan Altınordu'nun sorduğu sorular ve Hamza Hamzaoğlu'nun cevapları şöyle:

Galatasaray'da 90'lı yıllarda futbol oynadınız. Sekiz numaralı, önünde Show TV yazan düz sarı formayla gözümüzün önüne getiriyoruz sizi. Akılda kalan bir onbirin parçasıydınız. Nasıl bir ortam vardı futbolculuk adına?

Arif benim ilk oda arkadaşımdı zaten. Biz Florya'nın kapısından içeri birlikte girdik ve ilk kaldığımız oda da burasıydı. Yine buraya nasip oldu. (Şu anda Hamza Hamzaoğlu'nun Jupp Derwall Sahası'nı gören çalışma odası) Arif'le bir yıl boyunca biz burada oda arkadaşlığı yaptık. Hepimiz bir gençleştirme operasyonunun parçalarıydık. Zeytinburnu'ndan Arif, İnegölspor'dan Metin, Tugay, Taner, Tayfun... Hepimiz tesislerde kalıyorduk ki bu isimlerin çoğu zaten altyapımızda yeni gençleri Galatasaray'a kazandırmaya çalışıyor. Güzel bir sezondu bizim için. İlk geldiğim sene Mustafa Denizli ile beraberdik ama çok başarılı olamadık o sezon. Yeni gelmiş gençler ve uzun yıllar Galatasaray'a hizmet vermiş oyuncuların bir karışımıydı o takım, bir geçiş dönemiydi. Ama bir sene sonra hem Hakan Şükür'ün transferi hem Kalli'nin (Karl-Heinz Feldkamp) gelmesiyle daha iddialı bir takım olduk. Oturmuş, genç bir kadro oluşmuştu, Hakan Şükür de destek verince Kalli'yle beraber şampiyon olduk. Tabii Kalli inanılmaz bir adamdı, onun kuralları, kanunları vardı.

Hamza Hamzaoğlu'nun sağ ayaklı mı yoksa sol ayaklı mı olduğu tartışılırdı. Doksanlı yılların Türk futbolunda çok rastlanan bir şey değildi ters ayakla kanatta oynayan futbolcular…

Aslında benim sol ayağım çok iyiydi. Sağ ayağımdan daha iyiydi diyebilirim Galatasaray'a geldiğim zamanlarda. Burada bir sakatlık yaşadım ben, salon turnuvasında sol iç yan bağlarım zedelendi. Uzun top yaptığımda ağrım nüksettiği için ondan sonraki maçlarımda hep sağıma çekip sağ ayağımla orta yapmaya başladım.

Futbolcuların kendi aralarında yaptığı seçimle ikinci kaptan oluyorsunuz. Bunun hikâyesini paylaşır mısınız?

Kötü bir gidişimiz vardı. Tugay kaptandı, yönetim Tugay'dan kaptanlığı aldı. Erdal Abi'ye "siz kendiniz bir oylama yapın, aranızdan kaptan seçin" demişler. Biz de Abant'a gitmiştik o zaman buradan, bu kötü ortamdan biraz uzaklaşabilmek için. Abant'ta, toplantı salonunda Erdal Abi bizi toplayıp durumu anlattı. Herkesten iki isim yazmasını istedi. Zaten Tugay'la Bülent kaptandı o zaman, herkes Bülent'i tekrar yazdı. İkinci isim de benimki çıktı ki açıkça söyleyeyim benim hiç beklediğim bir şey değildi. Çünkü 21 yaşında geldim Galatasaray'a, 25 yaşındaydım o zaman da. Sezon sonuna kadar ikinci kaptanlık yaptım ama sezon sonu ayrıldım.

Siz kimi yazmıştınız hocam?

Ben de Bülent'i yazmıştım ama ikinci yazdığım ismi hatırlayamadım.

Şampiyonluklar geldi, siz de takımın önemli oyuncularından biriydiniz ama dediğiniz gibi daha sonra bir anda ayrıldınız… Neden?

O çok uzun anlatılması gereken bir süreç ama ben çok detaya girmek istemiyorum. Anlaşamadık. Ben Galatasaray'da ikinci kaptan pozisyonundaydım, bana farklı bir şekilde teklif gelmesini isterdim ama üç arkadaşımla beraber aşağıya çağrıldık, "size bu rakam veriliyor kabul ediyorsanız imzalayın" dendi. Bunu da benim kabul etmem söz konusu değildi. O zaman bonservisten kalma olayı da vardı, Galatasaray'dan ayrılmayı zaten asla düşünmüyordum. Son güne kadar Galatasaray'dan adım bekledim, söyledikleri rakamdan bir kuruş çıksalar yine kabul edeceğimi söyledim ama onlar teklifi daha da düşürdüler.

Fenerbahçe'nin bir teklifi oldu değil mi o dönem?

Evet, Sayın Ali Şen anlaşamadığımız günün gecesinde aradı beni, "Hamza gel hemen ben sana iki katını vereyim" dedi ama ben Galatasaray'da Hamza olduğumu, şartlarımı son ana kadar burada zorlamak istediğimi söyledim ve teşekkür ettim. O da anlaşamazsam aramamı istedi. Bu süreç transferin son gününe kadar sürdü. O arada İstanbulspor çok istiyordu, onlar haber gönderdi. Leo Beenhakker gelmişti İstanbul'a. Sol bek ihtiyacı oluşmuş, bütün Türkiye'deki sol kanat oyuncularını izlemiş kasetlerden, beni istemiş. Onun gibi bir hocayla çalışmak da benim için önemliydi. Ama yine de ben son gün, son dakikaya kadar bekledim, hiç kimse bana "Hamza gel, anlaşalım, şuraya bir imza atalım sen bu durumda kalma" demedi. Son gün de gittim ben.

Fenerbahçe'nin teklifini neden reddettiniz?

Bir yere bağlandığım zaman kolay kolay bırakabilen birisi değilim.

Tabii smokinini sarı kırmızı seçen adamdan farklı bir davranış beklemek garip olurdu.

Aslında ben çocukluğumda Fenerbahçeliydim. Ama profesyonel yaşantı başlayınca o duygu azalıyor, kendi takımınızla oynadığınız maçlara odaklanıyorsunuz. Nerede oynuyorsanız, kalbiniz orası için atıyor. Buraya transfer olacağım zaman da Yunanistan'daki Akdeniz Oyunları'ndan dönüşte Yurdeşen (Karahasan) Abi marinada bir yata götürdü bizi, kaleci Altay'la beraber. Orada hangi takımlı olduğumuzu sordu, "ben Fenerbahçeliyim" dedim. Kaleci Altay da Galatasaraylı olduğunu söyledi. Uçakla dönüyoruz, Altay'a "Sen gidersin ama benim işim olmaz, ben gelemem" dedim. Ben buraya geldim, kaleci Altay da Fenerbahçe'ye gitti bir sene sonra.

Nasıl bir süreç yaşandı transfer sırasında?

Zor bir transfer oldu. İzmirspor beni biraz da kandırarak imza attırmıştı. O sırada akşam lisesine gidiyordum, okula yetişeceğim bir gün beş yönetici bana prosedür gereği imza atmam gerektiğini, daha sonra istemezsem sözleşmeyi yırtacaklarını söylediler. Çocuklarının üstüne yemin edenler oldu. Allah affetsin, ben odadan çıkar çıkmaz sözleşmeyi yürürlüğe koymuşlar. Bütün kulüpler beni istiyordu, onlar bana o imzayı attırarak sözleşmemi uzatmışlar. Ben de bunun üzerine futbolu bıraktığımı söyledim. "Madem siz bana bunu yaptınız, hiçbir yere gitmiyorum, size de para kazandırmayacağım" dedim. Ondan sonra Galatasaray ısrarla istedi. Yurdeşen Abi geldi, yöneticilerle konuştu. Ben antrenmanlara çıkmıyordum. Anlaştılar, 450 milyon artı İzmir'de yapılacak bir maç karşılığında Galatasaraylı oldum. Buraya geldim, Cuma günüydü galiba, antrenmana çıktım. Akşam Hasnun Galip'in oradaki notere gittik, 5'i 5 geçiyordu, noter gitmiş, imzayı atamadım ben. Cumartesi de maçımız var, Pazar sabahı da kampa gideceğiz Hollanda'da, kamp dönüşüne kaldı imza. Cumartesi günü Zeytinburnu ile ilk maçıma çıktım, ilk onbirde oynattı Mustafa Hoca beni. Çok iyi bir maç çıkardım. Ertesi sabah da Hollanda'ya kampa gittik. Bu arada Fenerbahçe imzalamadığımı öğreniyor, İzmirsporlu yöneticilerle temasa geçiyor, daha fazla para teklif ediyorlar ve beni almaya kampa gelecekler. O dönemin tabiriyle kamptan kaçıracaklar. İki gün sonraydı sanırım, Yurdeşen Abi odasına çağırdı beni, sinirden köpürmüş. "Bunlar nasıl insanlar, böyle şey olur mu" diyor. Ne olduğunu sordum. 50 milyon daha para istiyorlar dedi, yoksa seni buradan kaçırıp Fenerbahçe'ye götüreceklermiş. Dedim ki "Yurdeşen Abi, hiç kimseye beş kuruş fazla para verme, ben dedim size söz verdim, gerekirse iki yere imza atmaktan bir yıl ceza alırım –çünkü İzmirspor'da da imzam var- ama burada kalırım, hiçbir yere de gitmem merak etme." Ama o yine de o riski alamamış ve 50 milyonu vermiş.

Galatasaray'ın sembol oyuncusu Metin Oktay da İzmirspor'dan gelmişti. Gelirken siz uzak geleceğe dair neler düşündünüz?

Benim geldiğim yıl Metin Oktay vefat etti, Allah rahmet eylesin, onun cenaze törenine gittik. Defnettiğimizde "ben de futbol hayatımı burada kaptan olarak noktalayacağım" diye kendi kendime söz vermiştim ama olmadı işte. Şükürler olsun ki bugün geri döndüm.

17 Mayıs 2000 günü neler yaşadınız?

Galatasaray, UEFA Kupası'nı aldığında Siirt'teydim. Tam 30 yaşındaydım. Tabii ki ayrıldıktan sonra da gönlüm hep Galatasaray'laydı. Nereye gitsem, Galatasaray maçlarını izlerken arkadaşlarımı destekliyordum. Bana hep "Ayrıldın artık, farkında değil misin?" diyorlardı. Ama attıkları her golde onlarla beraber aynı coşkuyu, aynı sevinci hep yaşadım. Şampiyonluk gecesinin bir gün sonrasında bizim İzmirspor'la lige çıkma maçımız vardı. Didim'de kamptaydık. Galatasaray kupayı alınca, gece takımdaki bütün Galatasaraylı arkadaşlarla birlikte aşağıdaki havuza indik ve kutlama yaptık. Sonra geç saatte çıktık yukarı, duşumuzu alıp yattık ve ertesi gün de İzmirspor maçına çıktık. Biz de üst lige çıkardık Siirtspor'u tarihinde ilk defa.

Sizin de orada olabileceğiniz hiç aklınızın ucundan geçmedi mi hocam?

Geçmez mi? Üzülüyordum ama üzülmek insana bir şey getirmiyor sonuçta. Ben İstanbulspor'da o kararı vermiştim zaten. İstanbulspor'a imzayı attım 5'e 5 kala, başımdan aşağı kaynar sular indi. O ana kadar bir kızgınlık ve kabullenememe vardı, "niye bana böyle yapıyorlar" diyordum. Son ana kadar böyle sürdü, imzayı attığım zaman mahvoldum. Düşünsene diyordum kendime, bir daha Florya'ya gitmeyeceksin, Ariflerle Hakanlarla olmayacaksın. Arkadaşlarım tek tek gözümün önüne geliyordu, Ergün, Tugay… O an her şeyin bittiğini çok derinden hissettim. İstanbulspor'la antrenmanlara gidiyorum falan ama üç gün boyunca yaşadım mı yaşadım mı belli değildi, ruh gibiydim. Resmen bir çöküş yaşadım. Üçüncü gün sonunda kendi kendime dedim ki, Hamza, artık bitti. Galatasaray yok bundan sonra. Eğer ona devam edersen, kaybolup gideceksin. Yeni bir sayfa açman lazım.

Bu gibi sohbetlerde derler ya, biraz klişe ama, nasıl bir çocuktunuz, nasıl bir ortamda büyüdünüz? Herhâlde yaramaz bir çocuk değildiniz, daha ağırbaşlı bir çocuktunuz…

Yok, yaramaz değildim. Okula gidip geliyordum, onun dışındaki tüm vaktimde de futbol oynuyorduk zaten mahalledeki arkadaşlarla. Yunanistan'da doğdum, yedi yaşına kadar oradaydım. Bir sene okula gittim orada, Türk okuluna tabii. Amca çocuklarım futbola meraklıydı. Amcamın oğlu Salih Abi'mle bahçede oynardık, kendisi de orada köy takımında oynardı. Annem ve babam buraya göçmen olarak geldiğimiz andan itibaren okumamı istiyorlardı. Memur olmamı, bir masa başı işine sahip olmamı istiyorlardı. Futbol oynadığım için biraz kızıyorlardı en başta. Babam inşaatta, annem ise mağazada çalışıyordu.

İzmir'e geldikten sonra yeni bir hayata uyum sağlamak zor olmuş muydu?

En başta biraz zorlandım. Mahalledeki arkadaşlarımla o samimiyeti kurmakta sıkıntılar yaşadım ilk geldiğim günlerde. Ama daha sonra tanıdıkça kaynaştım ve çabuk adapte oldum. Zordu şartlar tabii, orada alışmış olduğumuz bir yaşam tarzı vardı, burada yeni bir düzen tutturmamız gerekiyordu. Geldikten iki sene sonra ablam evlendi, ardından diğer ablam evlendi. 9 yaşından sonra sabah ben kalktığımda annem ve babam işte olmuş oluyordu, ben kendi çayımı kahvaltımı hazırlayıp okula gidiyordum. Cep telefonu yok bir şey yok, kimse kimseden haber almıyor. Bir şekilde alışıyorsun…

Mahalle takımlarında teknik direktörlük yapıyormuşsunuz…

Evet, kendi takımımın kaptanlığını yapıyordum. Maçları ayarlardım, taktiği, oynayacak oyuncuları belirlerdim. 14 yaşına geldiğimde, mahalledeki 9 yaşında çocuklardan bir takım kurdum. Onlara formalar aldım, maçlar ayarladım, o maçlara gelip götürdüm. Bir yandan Altay'da oynuyordum. İzmirspor'da profesyonel oluncaya kadar, dört sene devam ettim o takımla ilgilenmeye.

Teknik direktörlük nasıl başladı hocam? Futbolculuğunuzun son durağında, Beylerbeyi'nde oynarken var mıydı teknik direktör olma fikri kafanızda?

Teknik direktörlük, profesyonel futbolcu olmadan önce dahi vardı benim kafamda. Ben hiçbir zaman yıldız bir oyuncu olmadım, hep başkaları konuşuldu, ben de sessiz sedasız takım için çalışan görev adamlarındandım. Ama ben her zaman söylüyordum, eşime de çok söylemişimdir, "belki hiçbir zaman çok üst seviyede bir oyuncu olmayacağım ama çok başarılı bir teknik direktör olacağım" diye. Futbolda yetenekleriniz sizi bir noktaya kadar taşıyabilir, onun üstüne çıkamazsınız. Antrenörlükte ise oyunu yorumlamak, değerlendirmek, olaylara bakış gibi özellikler ön plana çıkıyor ve ben hep bu açıdan daha başarılı olacağımı düşündüm.

Çıta çok da aşağıda değil hocam, şimdi tevazu gösteriyorsunuz ama iyi bir futbolcuydunuz.

Ama çok iyi de değildim, biliyorum kendimi… Beylerbeyi'ne geldikten sonra teknik direktörlüğe ilk adım için zamanın geldiğini düşünmeye başladım. Baktım ki Galatasaray, Beylerbeyi'ne gerekli desteği veremeyecek, o zaman da maddi sıkıntılar vardı…

Ne zaman yoktu ki? Siirt Jetpa, Yimpaş Yozgat, Kombassan Konya, futbolculuğunuzun ardından Malatyaspor, Eyüpspor… Şimdi yine bir kemer sıkma döneminde döndünüz Galatasaray'a…

Her zaman vardı. Beni hep maddi açıdan sıkıntılı kulüpler istedi ama ben futbol aşığıyım. Ben futbola hizmet ediyorum. Burada da olsam, başka bir kulüpte de olsam tek derdim futbola hizmet etmek, bizden sonraki nesillere bilgileri ve tecrübeleri aktarabilmek, onların hayatında bir nebze olsun olumlu yönde değişiklik ve katkı sağlayabilmek. O yüzden maddi imkânlar olmuş olmamış, ben her şartta en iyisini yapmaya gayret ettim. Zaten parayı bulan da bizi gönderip başkalarını getirdi.

Anadolu'daki teknik direktör sirkülasyonu malum. Büyük bir organizasyonsuzluk var ve bu ortamda bir kulüpte bir sene çalışmak bile başarı gibi görünüyor ancak siz Akhisar'da bu döngüyü bir şekilde kırdınız. Şartlar bu denli zorken, bunu nasıl başardınız?

Maalesef, ülkedeki her şeyde, hepimiz bir şikâyet alışkanlığı kazanmışız. Her şeyden şikâyet ediyoruz. Hep bir başkasının yapamadığı işi konuşuyor, "ben olsam yaparım" diyoruz. Ama önümüzde bir işimiz var ve onu yapmıyoruz, buna kimse bakmıyor. Herkes şikâyet ediyor. Ben hiçbir zaman bunu yapmadım. Ben nerede olursa olayım, orada elimdeki imkân ya da imkânsızlıklarla yapabileceğimin en iyisini yapmaya gayret ettim. Benden hiçbir zaman bir şikâyet duyamazsınız, "şu oyuncum sakattı" gibi bahanelerin ardına saklandığımı göremezsiniz. Bende alışkanlık hâline geldiği için bundan sonra da yapmam diye düşünüyorum. Şikâyet etmem. İsyan ederim tabii ama sabır eşiğim biraz yüksek. En sona kadar dayanırım ben.

Akhisar, Denizlispor, Eyüpspor, Malatyaspor gibi takımlarda çalıştınız, başarılı da oldunuz. Tabii bir de bu kulüplerin konumuna bakmak lazım. Hep beklentinin düşük olduğu kulüplerle çalıştınız. Dipte bir takım almanın kısmen de olsa bir avantajı var zira biraz ivmelendiğiniz an başarılı görünme şansınız daha yüksek. Şu anda ise durum farklı. Farklı konumların farklı stratejilere ihtiyacı var mı?

Benim için temel bir değişiklik yok. Değişik stratejiler illa ki var işin içinde ama davranışta bir değişiklik yok. Akhisar'a ilk gittiğim zaman çocuklar 22 maçta 4 kez kazanabilmişti ve moral motivasyon yerle bir durumdaydı. Maç kazanamamanın etkisiyle özgüven kaybolmuştu. Çocuklara tabii ki öncelikle bir güven aşılamak, değerli olduklarını hissettirmek, bu işi nasıl aşabilecekleriyle ilgili yolları göstermek, beraber olduğumuzda çok şey başarabileceğimizi onlara aktarabilmek, "birlikten kuvvet doğar"ı benimsetmek gerekliydi. Eyüpspor'da da aynı şekilde. İlk beş maçta yalnızca bir gol atmış bir takım vardı. Aynı kadroyla yola devam ettik, devre arasında bir oyuncu transfer ettik ki onu da fazla kullanmadık. Son maçta sağ olsun arkadaşımız gol attı ve bizi finallere taşıdı. Çok iyi bir takımımız vardı, sadece yapabileceklerimizin farkına varmamız gerekliydi. Tabii ki farklı konumlardaki takımlara farklı stratejiler üretilebilir ama şu an için bugünkü durum da çok farklı değil.

Sizce Galatasaray'ın Türkiye futbolundaki rolü, misyonu, imajı; olması gerekene ne kadar yakın? Siz neleri değiştirmek istersiniz?

Doğrusu çok mesafe var ama fazla süre almayacak inşallah.

Ne gibi bir değişiklik öngörürsünüz?

İmaj anlamında, Galatasaray dediğiniz zaman bir görüntü çıkacak ortaya. Nasıl ki şimdi Akhisar sadece futbol oynamaya ve futbolu güzelleştirmeye çalışan, taraftarı, oyuncusu ve teknik ekibiyle centilmenliği ön planda tutan, yönetimiyle belli bir çizgiyi koruyan, oyuncularının saha içi ve saha dışı davranışlarında belli bir ölçü olan, iş disiplinine bağlı bir yapı ise Galatasaray'ın da inşallah bu yapıya kavuşması çok kısa süre alacak. Ve inşallah biz bu sesi Avrupa'ya taşıyacağız. Yani Avrupa'da artık Türk takımlarının, Türk futbolcularının ve Galatasaray'ın imajı bence çok olumlu yönde ilerleyecek. Ümit ediyorum bunları gerçekleştireceğiz.

Türkiye'de sporun nefret üzerine kurulu olması bu konuda gelişimin önünde bir engel olmayacak mı?

Her şey bize bağlı. Bizler, kulüpleri yönetenler, başkanlar… Bizlerin demeçleri, bizlerin yönlendirmeleri aslında insanları bu hâle getiriyor. Yoksa insanlar kavgayı sevmez, insanlar birbirinden nefret etmeyi sevmez; bizler ayrıştırdıkça bunlar yaşanıyor. Biz eğer yapıcı ve birleştirici olursak, inanın onlar da birleşirler.

Eskiden futbolcular konuşurdu. Her biri birer karakterdi. Hamza dediğimizde zihnimizde bir profil canlanırdı. Hakan Şükür, Arif, Alpay, Rüştü, Sergen… Futbolcularda politik bir tavır hâkim… Çünkü konuştuğunda taraftar tepkisi alıyor. Kırk yılda bir konuşan biri çıktığında da "sus, konuşacağına futboluna bak" deniyor… İki dönemi de yaşamış biri olarak bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sadece futbolla ilgili değil ki bu, her şey değişti. Biraz önce ben size çocukluğumu anlattım mesela. Şu anda da bizim gibi yetişen çocuklar mutlaka var ama bizim futboldan başka hiçbir eğlencemiz yoktu ki. Oynayabilecek çok alanımız vardı, her gün oynuyorduk biz. Şimdi bekliyoruz ki çocuklarını aileler getirsin, günde bir saat antrenman yaptırsın ve onlar futbolcu olsunlar. Biz bütün gün oynuyorduk, sokakta, bahçede, okul bahçesinde, nerede yer bulursak hemen maç yapıyorduk. Bunlar bizim kendi özelliklerimizi geliştirmemizde çok fazla katkı sağladı. Saha içinde daha yaratıcı olduk, saha dışında organizasyon yeteneğimiz daha çabuk gelişti. Formalar almak, maçlar ayarlamak, takım kurmak… Sen sağ bek oyna, sen sol açık oyna, liderlik özellikleri… Bunlar hep çocukluktan gelişiyor. Şimdi çocuklara o şansı vermiyoruz ki, daha en küçük yaşta direktiflerle yetişiyorlar. Onları özgür bırakmak lazım, onlar kendi kendilerini keşfetmeliler. Belki çok farklı özellikleri çıkacak özgür bıraktığınızda. Dünya çok değiştiği için şimdiki futbolcularla öncekileri kıyaslamak çok doğru değil. Biz de şimdiki zamanda yaşamış ve futbol oynamış olsaydık, biz de belki böyle olacaktık.

İnsanların tepkisi de etken değil mi? Örneğin Hamit Altıntop çıkıp pek de alışık olmadığımız tarzda bir şeyler söylüyor, bir anda herkes alkış tutuyor, ikinci üçüncü konuşmasında ise insanlar bu defa "sen topuna bak, çok konuşma" demeye başlıyorlar. Ne yapsanız eleştirmeye hazır milyonlar var, bu baskı kısıtlıyor mu futbolcuları sizce biraz?

Ama artık her şey birbirine karıştı. Herkes konuşuyor, sosyal medya diye bir şey çıktı. Maalesef insanlar bunu dikkate alıyorlar, belki de alınması gereken bir şey, o kadar güçlü, bilemiyorum. Ama bana göre insanın ne yaptığını ve nerede olduğunu bilmesi çok daha önemli. Ben Hamit gibi konuşan, kendini bilerek konuşan oyunculara değer veriyorum. Kendi fikrini herkes özgürce söyleyebilmeli.

Galatasaray kötü bir sezon geçiriyordu. Sonra siz geldiniz ve değişti işler. Her maç sonunda özel bir şey yapmadığınızı söylediniz. Tevazu gösteriyorsunuz ama illa ki bir cevabı var sizde, onu almak istiyoruz. Bir defa da biz soralım; ne değişti?

Araba aynı araba aslında baktığınızda, otobana çıkmış, gidecek ama el freni çekili unutulmuş. Biz ona müdahale ettik sadece. Çocuklar üzerlerindeki yükten, baskıdan kurtuldular. İlk geldiğimde de söyledim, ben sadece onların burada mutlu olmaları için çalışacağım. Maç kaybedebiliriz, hiç önemli değil benim için, hep söylüyorum onlara. Biz yine kazanırız. Biz Galatasaray'ız. Önemli olan, biz bu işi yaparken keyif alalım. Keyif verelim taraftarımıza. Yeri gelmişken, taraftarımıza büyük bir teşekkür borcumuz var. Arsenal maçında bize verdikleri destek çok önemli bir dönüm noktasıydı bizim için. Biz orada 3-0 gerideyken sahada mücadele eden oyuncularımıza destek olmaları, onları alkışlamaları, bana burada bir şeylerin çok hızlı bir şekilde değişebileceğini gösterdi. Biz bu camiada, bu bakış açısıyla çok daha güzel şeyler yapabiliriz. Oyuncularımızı, bizim kazançlarımıza birer alet gibi görmeyelim. Onlar, saygın insanlar, saygıyı hak eden insanlar; onlar bizi eğlendirmek için orada değiller, bir iş yapıyorlar, insanlara güzel bir şey sunuyorlar, bizim de onlara destek olmamız gerekiyor. Ancak acıyı, kötü günleri hep beraber paylaştığımızda mutluluğu da birlikte yaşayabiliriz. Paylaşıldıkça da mutluluk daha da büyür.

Peki ne değişti de oyuncular mutlu oldu?

Başta sistem değişti, bizim oyun anlayışımız geldi. Oyuncularımıza daha çok oynama şansı verdik. Onlara birlikte oynarken aynı zamanda rekabet duygusunu aşılayıcı oyunlar oynatıyoruz. (Gülerek) Her şeyi de anlatmayayım size burada. Antrenman şekillerimize kadar yaptığımız her şeyin bir amacı var ve bilinçli yapılan şeyler. Ben oyuncuya öğretmenlik yapar gibi, "geç bakalım, şunu şunu yap" tarzı antrenmanları sevmiyorum. Onlara eğlenirlerken bir şey kazandırabilmeyi, onların farkında olmadan öğrenmesini sağlıyorum.

Antrenman tekniği bakımından etkilendiğiniz bir teknik direktör var mı?

Kalli'den, Leo Beenhakker'den, Fatih Hoca'dan, Saffet Susic'ten hep bir şeyler öğrendim. Benim kafamda hep antrenörlük olduğu için onların olaylara bakışı, yorumlamaları, çözüm yolları, yanlışları, doğruları hep benim ilgimi çekti. Onların yanlışlarından da çok dersler çıkardım. Bunların hepsi aslında ben olmamı sağladı. Önümde bir kitap var da, ben ona bakıp hareket etmiyorum. Benim yaşam şeklim bu. Bu benim, ben olduğum gibi davranıyorum. Oyuncularıma da, sizlere de, herkese…

Bir futbolcu için daha mı zor oluyor, disiplinli ve kendi sistemini oturtmaya çalışan bir yabancı antrenörle çalışmak? Mesela Feldkamp öyle bir antrenördü.

Yok zor olmuyor aslında. Biz hep hocaların zorla bir şeyler yaptırdığını düşünürüz, hâlbuki futbolcular için yaptırıyorlar. Biz de nasıl şimdi arkadaşlarımıza yardımcı olmak için onların disiplinli olmalarını sağlamak zorundaysak, Kalli de öyleydi. Onunla çalışırken de bu düşüncedeydim.

Futbol kariyeriniz, teknik direktörlüğün stajı gibi geçmiş diyebilir miyiz?

Aynen öyle.

Bugüne dönersek… Takımların gelişiminde önemli enstrümanlardan bir tanesi transfer. Fakat kulübün içinde bulunduğu ekonomik koşullar malum. Transferle ilgili kafanızda ne var?

Maliyeti yüksek transfer düşünmüyorum. Bizim kulübümüz özelinde söylemiyorum, genel olarak futbolda hep "biz kurtaracağız" diyenler zarar verip gidiyor. Benim tek derdim var, ben zarar vermeyeyim. Ben zarar vermezsem zaten Galatasaray büyük bir camia, bu zorluklardan zaman içinde bir şekilde kurtulur. Dolaysıyla ben kulübe maliyetli transfer yapmayı düşünmüyorum. Öncelikle elimdeki oyuncuları maksimum seviyede kullanmaya çalışacağım, gerekirse devre arasında transfer yapmayabilirim. Kulübün menfaati bunu gerektirecekse, ben elimdeki kadroyla bu işi yapabiliriz diye düşünüyorum. Çünkü elimde gerçekten birbirinden çok farklı özelliklere sahip, değişik alanlarda kullanabileceğim oyunculardan kurulu çok kaliteli bir kadro var. Hâlâ oynatamadığım oyuncularım var. O yüzden belki de hiç transfere bile ihtiyacımız olmayabilir.

Bu Galatasaray'ı sahiplenme duygunuzla da ilgili değil mi? Fatih Terim de buradayken kulübün mali yapısını da düşünerek hareket ederdi. Sizi de sadece taktiği belirleyen insan olarak görmeyeceğiz anlaşılan…

Asla olamam. Galatasaray'a topyekûn bakıyorum. Ben sadece kendi başarım için gelmedim buraya. Kulübe ne verebileceğimi düşünüyorum. Beni bu göreve layık görenler, sağ olsunlar bir şeyler düşünerek getirdiler. Ben de burada bilgimle, becerimle, icraatlarımla kulübe nasıl faydalı olabilirim, bunun derdindeyim. Eğer kulübü milyonlarca dolar borca sokup şampiyon olacaksam, ben o şampiyonluğu istemem, açık söylüyorum. Ben şampiyonluğun peşinde değilim. Şampiyon olmayı çok arzuluyorum, çok istiyorum; ama bunu kulübüme zarar vermeden başarmak zorundayım. Bunu yapabilirsem, o zaman kendimi başarılı addederim.

Daha önceki bir röportajınızda 4-2-3-1 sistemini en faydalı, sahanın en ekonomik kullanıldığı sistem olarak belirlediğinizi söylemişsiniz. Biraz açabilir misiniz bunu? Sizin gelişinizle birlikte Umut – Burak ikilisi forma girdi, taraftarda "Galatasaray çift forvet oynar" görüşü yaygınlaştı, diğer yandan kağıt üzerinde tam olarak çift forvet oynamıyoruz, Burak arkada… Siz ne söylemek istersiniz?

"Galatasaray çift forvet oynamalı" anlayışı yıllardır var. Tamam, iki hücumcuyla oynamak güzel bir şey ancak 4-2-3-1 aslında dört hücumcuyla oynamak demek. Bu düzende asla sadece en önde oynayan oyuncudan gol beklemezsiniz. Onun açacağı boşluklarla arkasındaki üçlüden ve daha arkadan gelebilecek sürpriz oyunculardan gol beklersiniz. Buna yönelik bir sistem oturtursanız, rakipler tarafından kontrol edilmesi daha güç bir takım olursunuz. Şimdi bizim hâlâ tek forvet oynadığımızı söyleyenler var, böyle bir şey yok, futbol bir pozisyon oyunu, ön liberodaki oyuncunuzun gol atmaması lazım gibi bir kaide var mı? Ben her oyuncumu hücum anlamında özgür bırakırım; pozisyon sizin ne yapmanızı gerektiriyorsa onu yapın, nereye çekiyorsa sizi oraya gidin, derim, önemli olan dönüşünüz…

Futbolcu kadrosuna göre sistem belirlemek mi yoksa kafadaki sistemi futbolculara uydurmak mı? Örneğin İtalyan teknik direktörlerin Galatasaray'da üçlü savunma denemeleri oldu ancak elimizde buna uygun bir kadro olup olmadığı tartışmaya açıktı...

Benim kafamda bir sistem var ama elimde eğer o sisteme uygun oyuncu yoksa bunu uygulayamam, oyuncularıma göre bir sistem belirlemek zorunda kalırım. Her hoca farklı, onlar ona inanmışlar, onunla başarılı olmuşlar daha önce. Bir hocaya "bunu neden yaptın" demek çok doğru değil. O insanlar da onun başarılı olduğuna inandığı için onu yapmaya çalışmışlar ama oyuncularla uyum sağlayamamışlar. Farklı bir ülke, farklı bir anlayış; doku tutmamış. Biz şükürler olsun o dokuyu tutturduk, inşallah devamını getiririz.

Wesley Sneijder sizden önceki teknik direktörlerimiz döneminde de sol çizgide oynuyordu ancak burada oynaması eleştiriliyordu. Sizin yönetiminizde yine sol çizgide oynuyor ama bu defa takımın daha içinde.

Takım olarak bütün oyuncularımın yükselen bir çizgisi var. Tüm oyuncularım takımın birer parçası oldu ve bunun böyle olması gerektiğine de inandılar. Takım iyi oldukça, onlar da bu bütünün içindeki unsur oldukça hepsi iyi duruma geldi.

Sneijder demişken, ilk antrenmanda çekilen ve çok konuşulan fotoğrafın hikâyesini soralım. Sneijder ile Hamzaoğlu ne konuştu?

Espriyle yaklaştım. "Ben yönetimle konuştum, birazdan aşağıya iniyorsun, bavulunu toplayıp gidiyorsun" dedim. Şöyle bir baktı, sonra güldük… Şakalaştık yani. Aramızda bir sorun yoktu zaten. O an için onun da yaptığı açıklama yanlıştı, ben de biraz ileri gittim. Benim amacım bir milli takım hocası olarak onun söylediğine karşılık bizim oyuncularımızı korumaktı ama ben zaten onu tasdik ettim, "evet bizim oyuncularımız üç kere topu dürtmeden vermiyor ama biz de onun için yabancı oyuncu getiriyoruz" diye. Ama bu sadece Sneijder ile alakalı değil. Biz niye büyük paralar vererek transfer yapıyoruz yurt dışından? İyi oldukları için. Bizim oyuncularımız o seviyeye gelemedikleri için. Yoksa aynı seviyede olsak niye alalım dışarıdan? O anda Sneijder'ın Dünya Kupası'na giderken bu şekilde bir demeç vermesine kızmıştım aslında ama orada ben de biraz ileriye gittim tabii, bunu da daha önce söyledim. Çünkü benim düşüncem buraya gelen yabancı oyuncularla ilgili genel bir söylemdi, bunu sadece Sneijder özelinde söylemek istemedim. Bizim hiçbir oyuncuyla bir sorunumuz olamaz. Biz burada kurumların iyi olması için çalışıyoruz. Ben aşağıda oyuncularıma kızdığım zaman da onların şahsına hiçbir kastım olmaz. Takım içindeki oyununa karşı bir tepkim olabilir ancak. Kızarım, düzeltmeye çalışırım, yapmadığı zaman söylerim ama asla kişisel olarak hiçbir oyuncumla sorunum olamaz.

Galatasaray taraftarının zaman zaman nükseden bir kaygısı oluyor, özellikle de takım kötü gittiğinde. Taraftarımız bu konuda en yetkili ağızdan bir açıklama duymak isteyecektir. Yerli ve yabancı oyuncuların ilişkisi nasıl? Herhangi bir sorun var mı?

Galatasaray'da mı? Mümkün değil. Belki bizden önce vardır ama en azından şu anda öyle bir şeyin kesinlikle olmadığını söyleyebilirim. Olmasına da izin vermem. Antrenmanları izlediğinizde, herkesin birbiriyle çok iyi diyalog içinde olduğunu görebilirsiniz. Benim bakış açımda yerli ya da yabancı oyuncu diye bir şey yok. Benim oyuncularımın hepsi aynıdır ve onlara insan olarak değer veririm. Bir Türk oyuncum, başka milletten bir oyuncuma haksızlık yaparsa onun karşısına dikilirim. Haksızlığa uğrayan insanın milliyetinin ne önemi olur? İnsanları ayırt etmek bizim haddimize değil.

Guardiola'nın "En büyük amacım Messi'yi en büyük futbolcu yapmaktı (devamını Hamza Hoca getiriyor) ama o beni dünyanın en büyük teknik direktörü yaptı" diye bir sözü var. Yine Fatih Terim ile Hagi arasında aynı olmasa da buna benzer bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Siz bir teknik direktör olarak yıldız futbolcuların gücüne inanır mısınız?

Tabii ki yıldız oyuncu çok önemli ama yıldız oyuncunun takıma uyumu çok daha önemli. Yıldız oyuncu, takım oyuncusu olursa eğer, o zaman takıma büyük katkı sağlıyor. Yoksa yıldız tek başına takılır, kendi başına maç kurtarmaya kalkarsa, bu durum takıma zarar vermeye başlar.

Sahada sizin gölgeniz olacak bir lidere ihtiyaç var mıdır?

Öyle olmasına gerek yok. Eskiden Cüneyt (Tanman) Abi vardı sahada, yıldız değildi ama yeterdi. Bizim sahada öyle insanlara ihtiyacımız var. Şu anda Selçuk bunu gayet iyi yürütüyor, çok memnunum Selçuk'un kaptanlığından.

Selçuk demişken, onun da performansında büyük bir artış oldu. Tabii ki bir futbolcuyu motivasyonla biraz daha fazla koşturabilirsiniz ama frikiği daha iyi atmasını sağlamak zor.

Daha iyi konsantre oluyorlar. Futbolun çok önemli bir bölümü konsantrasyon. Ben oyuncularıma da söylüyorum, "ben size futbolu yeniden öğretecek değilim. Üç günde de öğretemem, sizin zaten bildiğiniz bir iş bu. Ben bu bildiğiniz işi daha rahat bir ortamda, kendinizi özgürce ifade ederek yapmanızı sağlayabilirim" diyorum. Onun için uğraşıyorum zaten, hata yapmaktan korkmamalarını söylüyorum. Belli başlı bazı nüanslar var, onları söylüyoruz. Örneğin Burak'ı arkaya çektik, ofsayta daha az düşüyor. Her ofsayt bir pozisyon kaybıdır, niye gereksiz yere bir atağı heba edelim ki? Ama Burak'a da kaleye gitme demiyoruz, geriye dön, orta saha gibi oyna, kaleden uzak dur demiyoruz. Sadece geriden gelen Burak benim için daha etkili.

Futbolcuların motivasyonunu artırmaktan söz ediyorsunuz. Motivasyon deyince de Türkiye'de akla yakın ilişki içinde olduğunuz bir ismin, Fatih Terim'in hararetli soyunma odası konuşmaları geliyor. Ama sizin tarzınızda bir insanın soyunma odasında çok sert bir konuşma yaptığını tahayyül edemiyoruz kafamızda…

(Hamza Hoca önce öyle bir bakıyor ki bir anda tahayyül edebilmeye başlıyoruz, ardından gülüyor) Onu da yaşadığımız oluyor, orada kalıyor hepsi. Soyunma odasında da ya da sahada oyuncularıma belli direktifler verirken yine yumuşak bir dil kullanıyoruz ama bazı durumlarda agresifleşebiliyoruz, bunun olması gerekiyor bazen. Onu hissediyoruz. Bu da tabii yapay değil, gerçekten yaşarken oluyor bunlar…

Galatasaray'da uzun vadeli bir çalışma ortamı bulursanız, hedeflerinizi nasıl dizayn edeceksiniz? Avrupa'da nereye kadar gidebilir Hamza Hamzaoğlu'nun kafasındaki Galatasaray?

Böyle sınırlar koymuyorum. Biz burada olduğumuz sürece en iyisini hedefleyeceğiz. Bulunduğumuz noktadan hep bir adım ötesinin peşine düşeceğiz. Ucu açık…

Türk futbolunda genel olarak kalitenin düştüğü söyleniyor. Gerek Galatasaray gerekse milli takım uluslararası hedeflerine uzak kaldı. Sizce aşağıya doğru gidiş var mı?

İyiye gidiş yok. Onu net olarak söyleyebilirim. Ama gidecek. Bir dibe vurmamız gerekiyordu, ufak ufak vurduk gibi. İnşallah bundan sonra da yukarı çıkış başlayacak diye düşünüyorum.

Yabancı kuralı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben hep söylüyorum, sınırlamalara karşıyım. Siz ne kadar sınır koyarsanız koyun, eğer insanlar bilinçli değilse o sınırları da mutlaka delecek bir şeyler bulurlar. Bütün sınırları kaldıralım, insanlar bilinçliyse zaten yanlış bir şey yapmazlar. Yabancı serbest kalsın ama ben takımıma ihtiyacım kadar yabancı alıyor ve kulübümün imkânlarını, takımımın dengelerini gözeterek bir sınırda duruyorsam, ihtiyaçtan fazlasını almıyorsam sınırların hiçbir anlamı yok, kalksın hepsi. Ama biz maalesef bu sınırlamaları kendimiz yaratıyoruz. İnsanlar hak ettiği şekilde yönetiliyorlar. İlla bir sınır gerekiyor bize. Çünkü biz sınırlarımızı bilemiyoruz.

Altyapıyla ilgili bir tasarınız var mı?

Düşüncelerimiz var. Doğrusunu söylemek gerekirse şu anda henüz oraya odaklanamadık ancak orada çalışan arkadaşlarımızla sürekli görüşüyoruz ve inşallah böyle devam edersek altyapımıza da katkılarımız olacak.

Ekibinizle ilgili ne söylemek istersiniz?

Yıldırım Uran Hoca'm benim İzmirspor Genç Takımı'ndan hocamdı, o zamandan beri abi kardeş gibi geçiniyoruz. Kendisini zaten futbola adamış birisi, benimle birlikte olduğu için son derece mutluyum. Fuat Buruk ve İsa Turan İstanbulspor'da beraber oynadığım arkadaşlarım. Metin Mert'le Konyaspor'da birlikte oynadık. Serkan Sağman Hoca'mı Yıldırım Hoca'mın tavsiyesiyle Akhisar'a getirmiştik, çok da memnunuz kendisinden; işinde başarılı, çok bilgili ve çok da iyi bir insan. Bütün ekip arkadaşlarıma son derece güveniyorum.

Eşinizle futbol konuşuyor musunuz?

Biz ailece futbol konuşuyoruz, çocuklarım da sağolsunlar onlar da futbolu çok sevdiler, biz ailece futbolun içindeyiz. Eşimle sürekli konuşuyoruz, bu benim için çok değerli bir şey. Eşimin farklı bakış açısı benim için çok önemli, onun bana çok önemli katkıları oldu. Çok şanslıyım bu konuda.

Eleştiriyor mu sizi?

Futbolcuyken daha çok eleştiriyordu, şimdi o kadar değil. (Nergis Hamzaoğlu araya giriyor: Teknik direktörlüğünde her gittiği takımda başarılı olunca bize eleştirecek bir şey bırakmadı.)

Hamza Hoca'nın Galatasaray'a gelişi Hamzaoğlu ailesinde ne değiştirdi?

Nergiz Hamzaoğlu: Çok mutlu olduk. Buraya gelmeyi hak ettiğini düşünüyorum. Onun dışında çok pozitif, çok sabırlı ve çalışkan bir insan olması takımda da olumlu bir etki yarattı.

Çok sakin bir görüntüsü var Hamza Hoca'nın. En çok neye sinirlenir?

Biz hasta olduğumuz zaman kendimize dikkat etmediğimiz için kahrolur, sinirlenir. Bize değil tabii, duruma sinirlenir. Kolay kolay sinirlenmez. Çok iyi bir baba ve çok iyi bir eş.

Kendine ayırdığı zamanda ne yapar?

Şu an tabii kendine pek zaman ayıramıyor ama ondan önce hafta sonumuz boş olduğunda sabahları kalkıp Belgrad Ormanı'na gider, yürüyüş yapardık. O sırada tabii sohbet ederdik, futbol konuşurduk yine. Evdeki yaşantımızda da diğer takımların maçlarını izleriz.

O zamanın modası da öyle biraz. Galatasaray'ın o dönem yurt dışı seyahatlerinde giydiği takımları diken modacı bir dostumuzun hediyesiydi o takım. O dönem Tugaylar da evleniyordu, onlarınkini farklı yaptı, Tugay beyaz bir takım giydi, Hamza'ya da sarı kırmızı yaptı ama siyah bant, beyaz gömlek, kırmızı papyon, sarı ceket… O sarı ceketi ben de pek beğenmedim ama artık yapacak bir şey yoktu… Güzel bir anı oldu bizim için. Ama tabii o günden sonra eşimi ben giydirmeye başladım. (Gülüyor) Şaka bir yana, alışverişlere beraber gidiyoruz; eşim de benim fikrime, zevkime güveniyor, beraber seçiyoruz.

Söyleşi: Tarık Ünlütürk Ve Atahan Altınordu

,

Yorum Yaz