Menü İcon

Gülten Akın: Başka yol bilmiyordum, yazdım

Gülten Akın kırk yıla yakındır daha çok Burhaniye'de oturmakta iken birkaç yıldır kışları da burada geçiriyor. Bir yanımız İda dağları, öte yanımız madralar, hınzır bir göl. Eski bir meradan bozulup evlere ve bahçelere dönüştürülmüş ve denize uzanmış bir

Röportaj Gazetesi

Gülten Akın: Başka yol bilmiyordum, yazdım

"Başka yol bilmiyordum, yazdım"

“Yitikler Gecesi”nde “Unut uzağı olduğu yerde” diyorsunuz. Uzağı olduğu yerde bırakıp Gülten Akın'a varmak istiyorum. Gülten Akın şimdilerde ne yapar, neler yazar?

Gülten Akın kırk yıla yakındır daha çok Burhaniye'de oturmakta iken birkaç yıldır kışları da burada geçiriyor. Bir yanımız İda dağları, öte yanımız madralar, hınzır bir göl. Eski bir meradan bozulup evlere ve bahçelere dönüştürülmüş ve denize uzanmış bir alanda oturuyoruz. Çamlar, meyve ağaçları kışın da yeşil kalan çimler, otlar, çiçekler arasında. Haftanın iki günü hastane, (onu şimdilik geçelim). Evler arasında küçük bir ev, veranda kocaman, önünde güller ve güller. Yazlık için yapılmış kooperatif evleri. Yazın gelenler çekilince bomboş. Soba, odun, kömür filan. İsteyerek katlandığım tek iktidar, sobanın iktidarı. Telefon dışında iletişimin olmadığı, seçilmiş bir ilkellik. Tavla oynuyoruz, yenilerek arada bir de yenerek. Seksenlerinde iki kişi. Arada bir iki dize yazıyor, onu bir yerlerde unutuyorum. Bulduğumda seviniyor, tamamlamaya uğraşıyorum. Çocuklarımız arıyor, ülkenin ve dünyanın acıları arasında küçük soluklanmalar, onlar hep iyi haberler vermek istiyorlar. Dertlerini çoğu kez saklayarak… Kötü haberleri müjde gibi ulaştıran bir eski televizyonumuz da var.

Genellikle annelik duyularının bir kadının yazınsal gücünü zayıflatacağına inanılır. Siz hem bir sanatçı olarak hem de bir anne olarak çok acılar çektiniz. Çektiğiniz acılar ve annelik şiirinizi nasıl etkiledi?

Annelik, her anne gibi benim için de önde geldi. Her şeyin, her işin önünde. Beş çocuğunuz varsa dert biter mi? İçime sığmayan bir enerjim vardı. İki işte çalıştığım zamanlar oldu. Yaşları aralıklıydı. Büyük ablalar yardım etti. Biribirlerini hep sevdiler, kolladılar. Küçük kıskançlıkları onları engellemedi. Şimdi kocaman adamlar hepsi. Birbirlerinin sıkıntılarına yetişiyorlar. Onlar birbirlerini de tüm insanları da sevdiler. Özel dertlerinin önüne öteki insanların dertlerini koydular. Bir övüncüm varsa, budur.

Büyü şiirinizi, “Büyü de baban sana / İdamlar alacak” diye bitiriyorsunuz. Buradaki 'baba' imgesinin daha büyük bir erk olan devletle bir ilişkisi var mı?

Ülkemiz ağır acılar yaşadı. İnsanlar ceberut davranmaya koşullanmış yönetimlerden kurtulamadı. Cezaevleri hızla çoğaldı, gençler (özellikle) oralara sığamadı, idamla yargılandılar, idam edildiler. İdam cezaları kaldırıldı ama infazlar sürüp gitti. Herkesin bildiğini, çoğunluğun yaşadığını niye anlatmalı. Ezilenler, ağır baskılara uğrayanlar cinsleri, milliyetleri, inanışları dolayısıyla can derdine düşenler (özellikle savaşlarda), aç açık kalanlar. Alttaki çoğunluk şiirlerime girdi. Başka yol bilmiyordum, yazdım.

Kuş Uçsa Gölge Kalır, “Ötekini oku, derdinde dipte duranı” şiiriyle başlıyor. Bir söyleşinizde ise ‘Ötekinin ama hep ötekinin şiirini yazdığınızı' söylüyorsunuz. Sanırım Gülten Akın'ın şiirinde “öteki” diye biri yok. “Ötekilerin Anası”nda da ötekiliğin sahteliğini gösteriyorsunuz. Kendinizi nasıl oldurdunuz da bu ülkenin dinmez hayhuyu içinde insana bu denli sahici, derinden dokunabildiniz?

Dokunulan insan, dokunmaya yazgılıdır. Elinde ne varsa onunla. Sabır ve bağışlama da varsa, zorlanmıştır, çaresizdir. Benim kalemim vardı. Gücüm o kadardı demiyorum. Kalemle insanların duyarlı yerlerine ulaşabileceğimi düşünüyordum. Bir toplumsal vicdan oluşturabilirim sandım. Bugün geldiğimiz yer bir kaos gibi görünse de açılma, aydınlanma umudu veriyor. Artık çaremizin demokratik anlayışta olduğu, barışın yollarını aşarken gerçek demokrasinin en elverişli araç olduğu tartışılıyor. "Kuş uçsa gölge kalır"daki "Ötekini oku, derinde dipte duranı" bir yorumlamaya kışkırtış. Bireysel ya da toplumsal neyi yazarsanız yazın, dil derindekine, diptekine ulaşamıyor.

Anadolu'nun Gevaş, Alucra, Gerze, Saray gibi ilçelerinde bulundunuz. Bir Vanlı olarak Gevaş'ı anlatmanızı istesem…

Gevaş demek, çok genç, çok yoğun, çok kendine güvenli bir üç buçuk yıl demek. Van'a giden yolun kıyısında memur evleri vardı. Baştaki büyüğü kaymakama ayrılmıştı. Artos Dağı'na yaslı, Süphan'a karşı, Van denizinin kıyısında (arada bir çayırlık vardı) yazlar ılık, kışlar karla örtülü. Sabah uyandığımızda pencereleri örtecek yükseklikte kar olurdu. Ahmet Efendi kapıyla yol arasında tünel açardı. Ordan yürüyüp çıkardık. Kar belimize gelirdi, üşümezdik. Ordaki kar tanelerini bir daha hiçbir yerde görmedim. Kelebekler gibi, ağır ağır, kocaman uçuşarak inerlerdi. Üçüncü kızımız orda zar zor ulaştığımız Van Hastanesi'nde doğdu. Bir operatör eliyle, çaresizliği bu denli yanıma yaklaştırmamayı bugün baktığımda tuhaf buluyorum. Kısa zaman sonra iki büyükler kızamık oldu. İçteki aralıkta sular donuyordu -o kış ağırdı- nöbetle sobanın sönmemesini sağladık filan (özelleri geçelim).

Öğretmen azlığı vardı. Ortaokulda yabancı dil öğretecek kimse yoktu. Veliler toplanıp geldi. Baskılarına dayanamadım hem Türkçe, hem Fransızca okuttum. Türkçe iyi de, Fransızcada zorlandım biraz. Banka müdürü, kızının ağzıyla beni eleştiriyordu. Yerli çocuklarda şikâyet yok, ama hepsi akıllı. Ne verirsen öğrenmeye hazır. Olağanüstü değil ama olağandışı bir öğretmenliğim oldu Gevaş'ta. Çocuklarımın her derdiyle ilgilendim. Köylerden çoğu kez yürüyüp gelen öğrenciler için bir ev sağladık. Memur arkadaşlar, durumu elverişli yerlileri imece usulüyle yemek yardımına kattık. Çocuklar çeşit çeşit sıcak yemek yediler. Başka ihtiyaçlarına da, kitaplarına, defter kalemlerine yetişmeye çalıştık.

On altı yaşın üstünde üç öğrencim vardı. Derslerle başları dertteydi. ‘Hele bir beş ver hoca ben nasılsa şoför olacağım'a varıp dayanmıştı durum. Onlara beş vermedim de konulara katılmalarını, fikirlerini söylemelerini tatlılıkla sağladım. Tatil günlerinde küçük modern piyesler oynadık. Gerçek hayat bilgimi onlara aktarmaya çalıştım. Daha önce öğretmenlik yaptığım ilçelerdeki deneyimlerimden yararlandım. Bu çalışmalar bana da yararlı oldu. Evdeki çocukların dertlerinden küçük soluklanmalar. Bu yöntemi hep kullandım. Yaptığım işi değiştirerek dinlendim.

Halk çok yoksuldu. Arka mahallelerde, özellikle köylerde (Burda kaymakam beyi sahneye çıkarmak gerek ama o kendisinden söz edilmesini istemiyor). (Bunları yazdığım gün Nazım'ın da doğum günü. Onun şiirleri unutulmuyor. Evrensel olduğu için, bir toplumsal vicdanı oluşturmaya çabaladığı için.)

“Seyran Destanı” ve “Celaliler Destanı”nda, Gülten Akın şiirinin ana temi olan zulme, zalime isyan çok açık bir şekilde görülüyor. Ama bugüne dair bir itirazın daha çok “Kırmızı Karanfil” şiir kitabınızdaki şiirlerde karşımıza çıktığını söyleyebilirim,  elbette “İlahiler”deki şiirleri de anımsatmak isterim. Neden ilk şiirlerinde bugünün zulmünü anlatan Gülten Akın, daha sonra tarihin zulmünü anımsatma gereksinimi duydu? 

Şiirlerde yazılı olanla yetinilmesi gerekir. Eğer şiirin ayağına bastığı yer evrensel değerlerse dönüp dönüp yeniden okunur, hatırlanır. Geçmişte beğenilmiş, bugün unutulmuş çok şiir varsa, nedenlerinden biri budur. Elbette dil vb. de var. Bir de düzden anlatmam istenirse ben gereksiz zorlanmış olurum. Biraz "Seyran Destanı"nda özellikle "Celâliler Destanı"nda tarihten beslenerek bugünü kıyaslamaya girişmek bir destan yöntemi oldu. Celâliler'de bugünün eksik olması, yasaklamalara bir karşı çıkıştır. Yaşanmış şeylerin bir kez daha yaşanması olası değil. Ancak gerek tarihteki kargaşanın, zulümlerin buna karşı başkaldırım, isyanın günde de görülmesi, paralelliği değil, benzerliği anlatıyor. Bugün yasaklamalar hâlâ yasalar yoluyla sürdürülüyor. Bir hukuk insanı olarak bu yasaların değiştirilmesi gerektiğini söyledim. Tam da demokrasiden söz edilen bu günlerde bir kez daha dileğimi tekrarlıyorum.

Biliyoruz, “Cevat Çapan mutlu dalgınlığındayken/imgeleri Gülten Akın kaptı” ama Divan'da Turgut Uyar, Eteğimdeki Taşlar'da Murathan Mungan, Kireç'te de Ömer Erdem, kanımca sizin söyleyişinizi büyük bir ustalıkla yakalayıp sizi anan şiirler yazdılar. Türkçe şiirin en çok “hasetle” sakatlandığı düşünüldüğünde bu güzel şiirler, ilişki biçimleri sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?

Çok değerli şairler adımı anarak şiirler yazdılar. Turgut Uyar, Murathan, Ömer Erdem, Cemal Süreya ve dahaları. Toplasaydım küçük bir kitap olurdu. Ancak yapımda geriye geriye çekilmek vardı. Gecikmiş teşekkürlerimi bildirmenin fırsatını kullanmak istiyorum. Hepsinin şiirlerini sevdim, kendilerine saygı duydum. “Kırk ozanın bacısıyım” demiştim çok eskiden. Dürüst ve değerbilir olmak herkese iyi geliyor. Haset ise görülüyor ne yazık ki. Biyografimden, yaşayan en büyük şairin (en)ini çıkardı bir küçük şair -imkânını kullanıverdi. Sonra saygılarını sunmayı da unutmayarak şiirlerimi yayımladığım dergimde bir yazı da yazdı. Benden önce bu (en) Dağlarca'ya verilmişti. Ayıptır söylemesi, benden çok daha az oy aldığı halde, kimseden ses çıkmadı. Aslında olay benim umurumda değildi. Değil oy kullananların, seven okurlarımın da umurunda değil, ama sessizliğimi sürdürmem onlara da dünya emek vererek iyi niyetli bir anketi düzenleyen gazete yazarlarına da, ayıp sürdürülmesin diyedir bu imkânı kullanmam. İnsanlar küçücükseler bundan kurtuluş yok. Bunlar çocuklukta olur, geçer sanırdım.

Hiçbir şairin şiiri sizinki kadar dilimi yurt tutmadı. Günlerce, aylarca bir şarkı gibi bazı şiirlerinizi kendi kendime mırıldandım. “Leke” şiirinizi ilk okuduğumda anlamın şiddeti karşısında adeta çarpılmıştım. “Anlamı hep anlamı arayan bir şair” olduğunuzu biliyorum, ama şunu da bilmenizi istiyorum, okurunuzun da anlam dünyasını kuran şiirler yazdınız. Bir okur olarak bunun için de size minnettarım. “Yanlış mı belledim, insan sorumluluktur” diyorsunuz, önce bu dizenizde sezilen gönül kırıklığını ve elbette bugünkü şiirimizin, şairlerimizin sorumluluk anlayışlarını da sormak isterim..

Size teşekkür mü etsem biraz abarttığınızı mı söylesem…    

Durduğumuz yer, şimdi de çağın en karmaşık yeri. Bu ne salt kişiler bazında ne ülke bazında. Dünyanın durduğu yer. Ağır ağır da olsa bu karmaşa çözülecek. Ama geçip gidecek olan için tutanak yazıcıları gerekmez mi? Günlük yaşam insanları kıskacına alıyor. Biz en değerli bıçağımızı kaba günü yontmaya harcıyoruz. Bu şiir, belki yaşlandığı için sabırsızlanan yüreğin şiiri. Leke'nin dokuya işlemesi, susarak susarak durmanın suçu. Şimdi yazsam bu şiir farklı olurdu. Herkes durmadan konuşuyor artık, konuşa konuşa bir yerlere varılabilir mi? Önümüze çıkan Çin Seddi gibi ya da Himalaya gibi duvarı aşmak konuşarak mümkün mü? Onu aşmak için bir yandan savaşı, silahı, öldürümü, acıyı silerken öte yandan eşitliğin, özgürlüğün yollarını bulmaya çalışacak insanlar. Bu anlaşıldı.

Doğa da kendisine yapılanları bağışlamıyor. İklimler değişiyor. Kırımlar, kıtlıklar, hastalıklar katlanarak artıyor. Yalnız ülkemizde değil tüm dünyada ortaklaşmanın, hasta dünyaya çareler üretmenin günlerindeyiz. Zenginlerin zengin, yoksulların daha yoksul olmalarının imkânı kalmadı. "Sennik benniği nidelim / Bu kavga döğüş kin nedir" diyen halk ozanının dili çareyi göstereli çok oldu. "Ben" ve "öteki" anlamını yitirirse dünyanın da ülkenin de derdi biter.

"Yanlış mı belledim insan sorumluluktur”a gelince, şairler elbette dışarıdan yönlendirilemezler, hep söyledim: "Şairin dünyayı algılayışı hayatı değiştirme istemi, bir ağacın özsuyu gibi şiirinin içinde akar.”

Arka fonunda bir öykü barındıran birçok şiiriniz var. Hatta “Kısa Şiir”de “Bir roman kadar uzun tümce, /- Sonra işte yaşlandım” diyorsunuz. Sanki kendiliğinden şiirinize tutunan öyküler bunlar, siz onları özellikle yazmıyorsunuz. Bu öyküler, şiirinize nasıl tutunuyor? Bu soruyu sormuşken “Şehrazad” şiirinize de değinmek isterim. “Şehrazad o binbir kara geceden / ulaştı masalsı aydınlığa” dizeleri ile başlıyorsunuz ve “şimdi hepsi düştü / Gülten gizde kaldı” diye bitiriyorsunuz. Gülten, kendi şiirinde ne kadar görünür?

Uzun yaşadığım için belki yüzlerce şiirim var. Hangisinde ne kadar göründüm, çetelesini tutmadım bilemeyeceğim. Ortak bir duyarlığı sürüp götürdüm. Kendi özelimdeki bir olaydan, bir durumdan çıkıyorsa şiir, başkalarının yüreğine dokunsun için yazıldığıdır önemli olan. "Gülten" değildir artık. O, temaya bir giriş nedeni olmuştur. Dil şiirde öyle eksiltilir ki "Şehrazad" şiirindeki kara gecede, masalsı aydınlık da başladığı yerde kalamaz. "Düş" mü denir buna "düşmek" mi, nasıl yorumlarsanız yorumlayın. Gülten gizde kalmıştır. İyidir bu varmış gibi yokmuş gibi olmak. Okuyanın şiirlerimde kendini bulması bana sevgi, beğeni olarak döndü. Toplumsal temalı olanlarsa atıfları daha az dolayımla yürüdüğü için vurucu oldular. Onların da estetik değerlerinde yitik olmaması istenmiştir.

Gülten Akın şiirindeki kadın, ana da olsa yâr da olsa acının yurdudur; ama yitmiş küçük kız diye bir sılanız da var sizin. “Silinen bir kızmışım aslında/ Sılamın ve babamın defterinden” deseniz de sanırım kadına dair en gür sesiniz “Kestim Kara Saçlarımı” adlı şiirinizde çıkıyor. Gülten Akın'ın şiiri, kadının özgürlüğü anlamında ne türlü sorumluluklar üstlenmiştir?

"Silinen bir kızmışım aslında / sılamın ve babamın defterinden" Bu, çok kişisel çok eski olanı geçelim. Hâlâ ölesiye acıtıyor. "Kestim kara saçlarımı" şiiri, tüm öteki kadın şiirleri, seçilmiş bir empati'nin şiirleri. Özelden çok, kadınları gözlemleyerek, kadın yaşamını bilerek, içimde duyarak yazmanın şiirleri. "Sessiz Arka Bahçeler" onlarla dolu. Bir sorumluluk yüklenmek değil, hayır. Ağaç gibi, bedenimden dallarıma özsu gibi yürüyen dünya görüşümle yazıldı.

Siz Türkçenin en ham (saf) haliyle yazdınız. Dilin bu ham hali, sizin gibi derdi olan bir şairde kolayca katılaşmak gibi bir riski barındırmasına rağmen hem dili sıcak tutmayı hem de has şiire varmayı başardınız. Dil, şiirinizin poetik inşasında ne ifade ediyor?

Batı kriterleriyle yaşamayanları ilkel diye aşağılamak ne kadar yanlışsa, dillerine "ham" demek de o kadar yanlıştır. Halkın konuşma dili de atasözleriyle, manilerle, deyişlerle bezeli bir dildi. Aydın ya da entelektüel kesimin konuşma dili ise geliştirmeye, değiştirmeye açık olmayan, donmuş dar jargonlar içinde dönenen bir dil. Başa çıkılması zor. Ham denemezse de katı. İkisinin de içinde yaşadım. Bir üst dil olana, şiire dönüştürmeye elverişli bulduğumla yazdım. "Hikmet"le yola gitmek yeğ geldi. Has şiire vardığım söylendi. Sebep budur. Şiirin dili şiirin kendisidir. Ozanlık geyik avcılığına benzer demiştim. İyi bir avcıdan kesin bir öldürüm beklenir -(ne üzücü bir benzetme)-. Bunu şunun için söyledim: Hayat, olay şiirde olduğu gibi duruyorsa yazılanın estetik değeri kuşkuludur.

Şair gerçeği seçer, ona uygun dili de seçer, yeniden düzenler. Bu seçimler yüksek gerilimi sağlar. Gerçeği beğenmiyoruz, o yüzden bozup dağıtıp yeniden kuruyoruz. Hayata da, dile de başkaldırıyoruz. Donmaktan kurtarıyoruz. Estetiği de sağlıyoruz. (İmgeleri de kullanarak.)

Ben geniş dolayımlı referanslarla, imgeleri de elde tutarak yazmak istedim. İzlekler toplumsalsa bu yöntemi kullanmak zor. Dolayımları dar tutularak, ok gibi gitmeye daha uygun, uzun zaman öyle yazıldılar. Öyle şiirlerim de var. Benimkilerin farkı, yaşamda birebir karşılığı olmasında, okuyanın içine dokunmasında. Son dönemde ise toplumsal izlekleri de, geniş dolayımlı atıflar kullanarak yazmayı denedim.

Şiir zorunluluk burcunun bir edimi midir ki: “Günlerce aylarca kaçtım / Gümüş tilkim mavi sincabımdı kovaladı beni / Işığı önüme düştü yansıdı balkıdı / Dokundu okşadı, ayağımı çeldi yolumu gözledi”  diyorsunuz? Bu zorunluluk haline ilişkin neler söylemek istersiniz?

Bugün baktığımda şiir zorunluluk gibi gelmiyor. Kocadım ondan mı? Her şey herkesçe söylenir oldu. Şiirle, daha üst bir dille anlatım gereği kalmadı ondan mı? Bugünlerde şiir olmazsa olmaz gibi gelmiyor. (Yazmak konusunda) İhtiyaç duyulursa önce yazılmış olanlara ulaşmak zor değil. Belki yeni yollar, yeni yöntemleri, dili deneyerek, genç ozanlar yeni bir zorunluluk burcuna girer, yol onların.

“tarih / kirli çakalların dolaştığı/tekinsiz bir orman” diyorsunuz. Türkiye, bu tekinsiz ormandan çıkabildi mi, çıkabilecek mi? Bu kör döngüden zaman bulup “incelikli şeyleri anlamaya” vakit bulabilecek miyiz?

Durmadan siyasaya yöneliyor sorularınız. Ben güncel siyasayla uğraşmıyorum. İsteseydim, bana açılan gazetelerde yazardım. Bu söz genele atfen yazıldı. "İncelikli şeyler"de nitelik değiştiriyor. Bir de klasik sayılanlar var. Az da olsa sevdalıları arıyor onları. Vakit bulmak, o önemli derdi insanların. Bunca çeşitlenme, ayrıntılara yöneltme insanları, (Ah medya mı desek) insanlar kuşa bakıtılıyor.

“Türkçenin yaşayan en büyük şairi” sıfatı Gülten Akın ve şiiri için ne anlama geliyor?

“Yaşayan en büyük” olunsun ya da olunmasın, insan kendini emekliye ayrılmış gibi duyuyor.

 “Bende bir gülten kaldı/ Hangi bağa diksem yabancı” diyorsunuz. Gülten olmanın, Gülten'e varmanın, Gülten kalmanın bir bedeli midir bu, ‘her bağda yabancı olma hali'?

Bir duruma sığamama hali, sürekli tedirginlik, yolda engellenmeden yürüyememe şikâyeti. "Gülten kalma" denebilir mi buna? Kalınmadı.

“Körlüğü yaratan medyaya işaret ediyorsunuz ve “Leke dokuya işledi/Susarak susarak” diyorsunuz. Suskunluk, zaman zaman bencilliğin, konforun muhkem kalesi, benliğin negatif bilinci oldu, olmaya da devam ediyor. “Görmek” ve “konuşmak” Gülten Akın şiirinde niçin bu kadar önemli?

Medyanın gösterdiklerinin çokluğu, çoğu zaman gerçeğe uzak olması. Kuşa baktırması yani, körlük oluşturdu, oluşturuyor. Aslolansa gerçeklerin bir leke olarak dokuya işlemesi. Görmek çok önemli. Konuşmak da. Susarak aşılamıyor gerçekler. Konuşarak da aşılamıyor. Şimdilerde kördüğümü çözmenin bir edim işi olduğu anlaşıldı. Ben kahve dövücülerin ‘hık' deyicisiyim; çünkü şiir bir eylem değildir. Konuşmanın şiircesi etkili de olsa çözüme yaramıyor pek. Eh yine de susmaktan yeğdir diyorum.

Sözlerinizi özleyenlere, genç şairlere, bu söyleşiyi okuyacak okurlara son olarak neler söylemek istersiniz?

Gençlere derim ki, benim sözlerime aldırmayın. Yol sizin yolunuz, söz sizin. Şairin hası ne yapacağını kendi bilir. Ancak şiirde estetiğin hep önde tutulması gerektiği unutulmaya.

Söyleşi: Zaman Gazetesi

,

Yorum Yaz