Menü İcon

Emre Aşık: ''Hakan Şükür'e çektirdim, Sergen Yalçın'la büste çıkıp özür diledim''

Bir devrin efsanesi Emre Aşık, futbol kariyerindeki bilinmeyenlerin anılarını gün yüzüne çıkardı. Emre Aşık, Fenerbahçe’ye kaçırılmasını, Sergen Yalçın’la birlikte Atatürk büstünden özür dilemelerini ve Hagi'nin, burnunu neden patlattığını anlattı.

Röportaj Gazetesi

Emre Aşık: ''Hakan Şükür'e çektirdim, Sergen Yalçın'la büste çıkıp özür diledim''

Futbolla ilgili öğrendiğiniz ilk şey neydi?

Disiplin! Bursa’da okuduğum lisenin folklor takımındaydım. Mahallede ve okulda da öylesine futbol oynuyordum. Okuldaki hocalarımdan biri, beni oynarken görmüş. “Cuma günü iki vesikalık fotoğrafını ve kimliğini getir” dedi. Unuttum. Cuma günü İstiklal Marşı okunurken ismimi söyleyip beni sahneye çağırdı ve en az 500 öğrencinin önünde kulaklarımı büktü!

Daha sonra nasıl yetiştirdi sizi? Hangi mevkide oynuyordunuz?

Santrfor oynuyordum. Bir gün stoperimizle ilgili bir sorun oldu. Hocam bana “Sen oynayacaksın” dedi, “Oynayamam” dedim, “Oynayacaksın!” diye ısrar etti, mecburen “Tamam” dedim. Çıktığım ilk maçta Marmara karmasına seçildim ve o günden sonra da yerimden kıpırdayamadım.

“Karma”dan kastınız ne? Milli takım mı?

Evet. Seçmeleri de Fatih Terim yaptı. 15 yaşımdaydım. Yaşım Genç Milli Takım’a tutmasına rağmen doğrudan Ümit Milli Takım’a çağırıldım. Yaşadığım heyecanı tahmin edin!

EMRE-ASIK-OKAN-BURUK-ABD4-858x1024

Ondan sonra sizi Hamdi Serpil Tüzün çalıştırmaya başladı ve 1992 yılında Avrupa’da şampiyon oldunuz. Bu kadar hızlı yükselmek, ergenlik dönemindeki bir çocuk için fazla değil mi?

Altyapım iyi olmadığı için maçlarda zorlandım. Topu oyuna sokmayı bilmiyordum, bazı pozisyonlarda oyundan kopuyordum ama gün geçtikçe adapte oldum. Futboldaki eksiklerimi tamamlamam 27 yaşımı buldu.

Okul takımından sonra nerede oynamıştınız?

Sönmez Filamentspor’da oynuyordum. Babam hem futbol oynarım, hem de fabrikada çalışırım diye orada oynamamı istiyordu. Amatörde oynamadan genç takımdan A takıma yükselttiler beni. Bir sene orada oynayıp Balıkesirspor’a geçtim; oradan da Fenerbahçe’ye. Kendimi geliştirmeye fırsat bulamadan yarışmaya başladım. Ne öğrendiysem sokakta!

1992’de Avrupa şampiyonu olduktan bir yıl sonra da Fatih Terim’le Akdeniz Oyunları’nda şampiyon olmuştunuz. O başarılarınızdan sonra neden İstanbul takımlarından birine transfer olmayıp Balıkesirspor’a gittiniz?

Hepsinden teklif gelmişti ama ben çok doğru bir karar verip bir yıl Süper Lig’e hazırlanmayı seçtim. Hocalarım da bunu tavsiye etmişti. Balıkesirspor’la bir senelik sözleşme imzaladım çünkü yine teklif alacağıma emindim. Tahmin ettiğim gibi de sezon bitmeden transfer görüşmelerim başladı. Ben de Galatasaray’la ön sözleşme imzaladım.

Galatasaray’la ön sözleşme imzaladıktan sonra Fenerbahçe’ye nasıl gittiniz?

Balıkesirspor benim için uçuk bir bonservis bedeli istemişti. Galatasaray o sorunu bir türlü çözemiyordu. Fenerbahçe de bu arada beni ısrarla istemeye başladı. Hatta kaçırma gibi bir olay oldu.

Ciddi ciddi zorla bir yere mi götürdüler?

Cemil Turan arabayla tesislerin önüne gelmişti. Arabada başka birileri daha vardı. Yanlarına çağırdılar, ben de “Binmem” diyemedim. “Galatasaray bu işi çözemez, burada kalırsın ama biz hallederiz” dediler. Yani bir yerde Fenerbahçe’ye gitmek zorunda kaldım! Adnan Polat ya da Adnan Sezgin sırf Fenerbahçe’ye vermemek için ön sözleşmemi yürürlüğe koymuş olsaydı bir sezon boyunca ceza alıp futbol oynayamayacaktım. Sağ olsunlar, böyle bir şey yapmadılar.

Fenerbahçe, mecburiyetin yanında mantıklı bir tercih miydi?

Mantıklıydı çünkü Galatasaray’daki stoperler çok güçlüydü; Reinhard Stumpf, Bülent Korkmaz, Falko Götz vardı. Fenerbahçe ise o dönemde yeni bir takım kuruyordu; Müjdat Yetkiner libero oynuyordu, o sene Andreas Wagenhaus gelmişti; ben de onunla birlikte oynamaya başlamıştım.

Profesyonelliği anlayacak yaşa gelmeden transfer olup, koyu bir Galatasaraylı olarak Fenerbahçe forması giymek zor gelmedi mi?

Kendimi kanıtlama isteğim Galatasaraylılığımdan daha ağır basıyordu. Laf işitmemek için en sıkı oynadığım maçlar Galatasaray maçları olmuştur hatta! Hakan Şükür’ü bu yüzden çok yordum.

Sizin için sıkıntı, Uche-Högh ikilisinin bir arada gelmesiyle mi başladı?

Öyle denebilir. Ancak sistem gereği savunmada adam sayısı çoğalınca bana da yer açıldı. Zaten üçüncü senemin sonlarında çok fazla forma şansı bulamadım. Tandeme dönülmeye başlandı. Başta bu sisteme adapte olmakta zorlandım çünkü adam markajım iyiydi, bire birde rakibi sorunsuz tutabiliyordum ama çok da yoruluyordum. Özellikle sıcak havalarda siyahi oyuncuları tutmak zor oluyordu! Dörtlü sisteme dönüldüğünde şans bulamayınca da yönetime gitmek istediğimi söyledim ve İstanbulspor’a transfer oldum.

emre-asIAk1241-640x1024

Fenerbahçe’de kendi mevkinize yapılan transferleri ve sistemin değişmesini takip etmek sizi nasıl etkilemişti?

Üzülüyordum tabii. Kariyerim hep inişli çıkışlıdır. Hem zirveyi, hem de dibi defalarca gördüm. Bahsettiğimiz de böyle diplerden biri. Çekip gitmeyi düşündüm, idmanlara kendimi veremedim.

Fenerbahçe sizinle birlikte Oğuz Çetin ve Aykut Kocaman’ı da İstanbulspor’a göndermişti. Yıldızların toplandığı bir kadro oluşturuldu ama şampiyonluk kovalanamadı. Neden?

Şampiyonluk imkanı yoktu çünkü başarı sadece parayla olmuyor. Camia lazım, kültür lazım, taraftar lazım… İstanbulspor’da dört sene kalmam biraz fazlaydı bence. Galatasaray’a transferim ikinci yılımda başlamıştı ama imza atmam dördüncü yılı buldu! Galatasaray’da da gidip gelmelerle dokuz yıl oynadım. Üç kere gidip dönen benden başka futbolcu var mı bilmiyorum!

Yıllar önce ön sözleşme imzaladığınız, hayalini kurduğunuz Galatasaray’a ilk gelişiniz nasıldı?

Milli Takım’daki Galatasaraylı arkadaşlarım sayesinde kulübü tanımaya başlamıştım. Oradaki arkadaşlıklara hep çok özeniyordum. Tesislere girdiğimde sanki yıllardan beri orada yaşıyor gibiydim. En iyi maçlarımı da bu hisle orada oynadım.

Hislerinizin yanında hırsınızı da atlamamak gerek. Rakibinize dirsek atar, itip çeker, hatta çimdiklerdiniz! Şimdi kendinizi nasıl buluyorsunuz?

Fazla hırs, olmadık şeyler yaptırıyor. Zamanla kazanmak için her şeyin mubah olmadığını anlıyorsunuz. Özellikle de teknik direktörlük seviyesine gelmişseniz bunun üzerine bir çizgi çekiyorsunuz. Olmayacak şeyler yaptım. Mesela Galatasaray’da oynarken bir Fenerbahçe maçındayım, Serhat Akın’a sinir oluyorum. Gol attıktan sonra boğa gibi sevinmesi sinirimi bozuyordu!

6-0’lık maçtan mı bahsediyorsunuz yoksa?

Lütfen hatırlatma onu! Konuyu değiştireyim. Bahsettiğim maçta sırtına bastım ve hiçbir şey olmamış gibi devam ettim. Maç sonunda benimle röportaj yapan muhabir “Tuncay’ın sırtına bastınız. Niye bu kadar agresif oynuyorsunuz?” gibi bir şey söyledi. “Aaa! Ben onun Tuncay olduğunu görmemiştim, Serhat olduğunu sanıyordum, özür dilerim” dedim.

Galatasaray’la oynadığınız Roma maçından sonra çıkan olaylarda polisi peşinize düşürecek ne yapmıştınız?

Roma’da tribündeki taraftar neyse polis de oydu. Fabio Capello, maç sonunda kaleci antrenörümüz Eser Özaltındere’yi saçından tutup yere yatırdı, bunu görünce biz de dayanamadık. Türkiye’ye dönmeden önce bizi otelden alacaklardı ama takım arkadaşlarımız alınmamızı engelledi. Hakkımızda dava açıldığı için Milli Takım’la İtalya maçına da gidememiştim. Hâlâ da gitmiş değilim! Hatta Salih Uçan’a yakalama kararının devam edip etmediğini sordum, adıma bir şey olmadığını söyledi.

Kaybetmeye tahammülü olmayan biri olarak, kaybettiğinize hâlâ üzüldüğünüz neler var?

Club Brugge maçı. Her zaman topa vururdum ama o gün topu önce çekip sonra vurmayı düşündüm ve kaptırdım. Oyunu yeniden kurmayı düşünürken rakibin fiziğinin ne kadar güçlü olduğunu hesaba katmamıştım. O topu kaybettim ve gol yememize sebep oldum. Sonra nasıl pişman olduğumu anlatamam! Aklıma geldikçe hâlâ kötü hissediyorum.

Altyapı eğitiminiz sorunluydu ama Gheorghe Popescu gibi, Bülent Korkmaz gibi isimlerle oynadınız. Öğrendiğiniz en net şeyler nelerdi?

Belki tekniğim çok iyi değildi ama oyunu iyi okurdum. Benim pozisyonumda oynayan oyuncunun neler yapıp yapmadığını sürekli gözlemliyordum. Bunun çok yararını gördüm. Mesela Popescu rakibiyle asla bire bir kalmaz, kendisini çalım yiyeceği pozisyona düşürmezdi. Ben de kendime onu örnek almaya çalıştım çünkü bire bir kaldığımda müdahalelerim başıma iş açıyordu. Hiçbir zaman Popescu gibi olamadım ama onda olmayan bazı özellikler de bende vardı. Hırslıydım, hava toplarında iyiydim ve çabuktum.

Hırsınız yüzünden büyüklerinizden ya da saygı duyduğunuz futbolculardan fırça yiyor muydunuz?

Bir İstanbulspor-Galatasaray maçı oynuyoruz, ben İstanbulspor’dayım. Maçta Gheorghe Hagi’yle bir pozisyona girdik. Dirseğim Hagi’nin burnuna geldi ve bir baktım yüzü kan içinde kalmış. İlk sarsıntıyı atlattıktan sonra beni kovalamaya başladı. Başıma geleceği biliyorum, fırsatını bulduğunda bana çakacak! Yine bir köşe vuruşunda Popescu’ya “Bunu bana bırak” dedi ve burnumu patlattı! Fakat ilginçtir, o sezonun sonunda Galatasaray’a transfer olmamda en çok onun payı varmış. Faydalı olacağımı düşündüğü için ısrar etmiş.

Sergen Yalçın’la ikili olmak nasıldı?

Sergen benim sadece takım arkadaşım değil, asker arkadaşım. Ankara’da beraberdik. Bir izin gününde dışarı çıkmıştık ama söylenenden 2 saat geç döndük. Birliktekiler de bunun farkına varmış, bizim için aralarından bir komutan seçmişler. Komutanın odasına çağırdılar bizi. Kırmızı suratlı, sinirli bir adam! “Neredesiniz siz?” diye bağırıyor! “Yazıklar olsun sizin gibi askerlere! Çıkın Ata’dan özür dileyin!” dedi. Bahçeye çıkıp Atatürk büstünün karşısına geçtik. Selam verip özür diledik. Sonra Sergen’e bir de 20 şınav çektirdi. Ben ameliyatlı olduğum için yırttım. Biraz daha üstüne gitse Sergen yere yatıp kalacaktı!

Beşiktaş’ta sadece kadro dışı bırakılmamış, birçok yasağa da uymak zorunda kalmıştınız. Tesis binasına girmeniz, A takımın idmanını izlemeniz yasaktı mesela… Tüm bunların sebebi neydi?

Beşiktaşlı yöneticiler Tayfun Korkut’la birlikte ücretimizde indirime gitmemizi istemişti. İlk yılımda kabul ettim ama ikinci yılımda büyük bir indirim daha istediler. Emrivaki yapılması hoşuma gitmediği için kabul etmedim. Böyle olunca da kadro dışı kaldık.

Galatasaray’a gittikten sonra o kadar kısa sürede kendinizi nasıl toparladınız?

Haftanın beş günü idman yapıyorduk, izinli olduğumuz günlerde de özel çalışıyorduk. Bülent Korkmaz’ı bu konuda çok dinledim. O da kadro dışı kaldıktan sonra formasını hiç çıkarmamış gibi dönmüştü. Ne kadar çalışırsan çalış, maç oynamamak yıpratıcı bir şey ama yaklaşık beş ay tek başıma çalışmama rağmen Galatasaray bana güvendi. Ben de Beşiktaş’taki alacaklarımın önemli bir kısmından feragat edip Galatasaray’a döndüm. Bu benim için büyük bir riskti çünkü 32 yaşındaki bir oyuncu yeniden toparlanamayabilir. Galatasaray’da bana en az iki ay fırsat vermeyeceklerini düşünürken iki gün sonra sahaya atıldım. Ortada sıçan oynarken bile bütün topları rakibe vermeme rağmen Eric Gerets bana güvendi.

2002 Dünya Kupası’nda geçirdiğiniz 52 günden aklınızda ne kaldı?

Sarımsak kokusu! Güney Kore’de bütün ülke sarımsak kokuyordu. Sabah kalkıp sarımsak yemeye başlıyorlar. Her öğünlerinde mutlaka sarımsaklı bir şeyler oluyordu. Koku, hafızayı harekete geçirir, bilirsiniz. Bugün bile sarımsak kokusu duyduğumda aklıma Dünya Kupası gelir!

Ankaraspor’da kiralık olarak oynamayı siz mi istemiştiniz?

Evet. İyi de yapmışım. Yedi ay kadar kaldım ve kafamı dinledim. Kendimi toparladıktan sonra özel idmanlara başladım ve bu sayede 2008 Avrupa Şampiyonası’nda oynadım. Böyle olmasını Fatih hocam istemişti.

Bir ara bebek ve çocuk mobilyası işine girmişsiniz. Nasıl cesaret etmiştiniz? Devam ediyor mu?

Herkes gibi ben de bir hata yaptım. Ablamın eşinin yaptığı işti. Ben de bu şekilde girdim, boyumun ölçüsünü aldım ve bıraktım.

Yorumculuk yapmaya başlayıp neden kısa sürede vazgeçtiniz?

Yorumculuk yapmanın bana göre olmadığını anladım. Futbol yorumcularından çok çekmiş biri olarak onlardan biri olmak istemedim.

Şu an neler yapıyorsunuz? Ümit Milli Takım’ın önünde nasıl bir program var?

Ümit Milli Takım’da Abdullah Ercan’la birlikte çalışıyoruz. Avrupa Şampiyonası ön eleme maçlarımız var, ona hazırlanıyoruz. Takımla birlikte kendi gelişimim için de çalışıyorum. Pro Lisans eğitimimi tamamladım. Bunu geleceğime yatırım olarak görüyorum.

Söyleşi: Hilal Gülyurt

,

Yorum Yaz