Menü İcon

Emrah Serbes: ''Bazen delirmek de çare değil''

Emrah Serbes, son romanı ‘Müptezeller’le huzurlarımızda. Kitap öyküsü itibariyle Antalya, Ankara ve İstanbul’da gezinirken hayata tutunmakta zorlananların, zaman zaman da delirmenin sınırına gelen ya da bu sınırı geçenlerin öykülerine odaklanıyor.

Röportaj Gazetesi

Emrah Serbes: ''Bazen delirmek de çare değil''

İlk olarak ‘Müptezeller’i senden dinleyelim...

- “Haydi kitabı anlat bakalım” dendiğinde anlatmak zor. Şöyle söyleyeyim: Bildiğim insanlardan yola çıkarak yazdım. Yani en çok bildiğim çevrelerde dolaşarak yazdım. Yaşar Kemal’in bir sözü vardır, “Her yazarın bir Çukurova’sı olmalı” diye... Yani her yazarın en iyi bildiği bir yeri ve anlatabileceği insanları olmalıdır. Benim de bildiğim insanlar bunlar. Şimdi desen ki, “Şu okumuş yazmış adamları anlat”, o yok bende... Bizde kıyıda-köşede kalmış, hayata karşı tutunamamış, biraz horlanmış, hayata katlanabilmek için gerektiğinde madde kullanan ve gerektiğinde içen adamlar var. Bu adamları, okumuş yazmışlardan daha çok bildiğimi söyleyebilirim. 

Kaçıncı romanın oldu?

- Dördüncü romanım ama altıncı kitabım. 

Ne kadar sürede yazdın?

- Tam olarak bilmiyorum. Çünkü kesik kesik yazdım. 2015 başında başladım diyelim, 2016 Eylül gibi bitti. Bir buçuk yılı biraz geçmiş gibi. 

580b29560f2544413ccb7102

Önceki kitaplardan farkını nasıl tanımlarsın? Ya da mesela 'Erken Kaybedenler'in devamı gibi mi?

- Evet, aslında bir yönüyle ‘Erken Kaybedenler'e yakın bir kitap.

‘Erken Kaybedenler’de sekiz öykü vardı, onlardan birinin devamı diyebilir miyiz?

- Tam olarak öyle tarif etmek zor ama o kitaptan yola çıkarak çocukluğa dair önce şunları söyleyeyim: Bir parça daha korunaklı olduğun bir dönem. Seni koruyan, kollayan insanlar oluyor. Ama o çocukluk bittiği zaman da çıplak ve yalnız kalıyorsun. Ortada kalıyorsun ve haşin bir dünyayla yüzleşmek zorundasın.

Lakin çocukken de büyüklerin, yetişkinlerin o dünya bir an önce ulaşmak için hem adımları sıklaştırıyorsun hem de orada yer almak için neredeyse  yırtınıyorsun.

- Çocukken en nefret edilen şey çocukluktur. Çocukluğu ben hiçbir zaman büyülü bir dünya, masal, “Aman Allah'ım muhteşem, harika çocukluk” gibi hiç anlatmadım. Düşünsene, bir dünya dondurma almazlar dünyan kararır. Çocukluk o açıdan berbat bir dünyadır. Ne büyüksün ne ufaksın arada bir noktadasın. Yani çocukluk özlemim de yok.

Peki ana karakterin ne kadarı sen, ne kadarı ben, o, ötekiler diyeyim?

- Böyle bir şeyin tam ölçüsünü bilemem de aslında derdim biraz kendimden yola çıkıp başkasını anlatmak ya da anlatabilmek. Benim açımdan bakıldığında bu adamda benden bir sürü şey var. Benden olmayan şeyler de var. Ama ne kadarı ben dersek, bunu bilemem. Kitabın otobiyografik unsurları yüksek. Esas mesele şu; geri dönüp baktığımda burada ne anlatmaya çalıştığım. Edebiyat dünyası denilen bu dünyaya girdik, aradan geçti 10 sene. Biraz şans da yüzümüze güldü. Örneğin başka yazarların yüzüne o kadar gülmüyor. Benim kitabımı aldılar, dizileştirdiler. Ondan sonra şöhret oldu vs. Kitaplar tanıtıldı, daha çok bilinir olduk, daha çok okundu... Ama bunlar gelip geçici. Sonra elimizde ne kalacak? Geri dönüp baktığımda “Bu adam ne yapmış” dendiğinde ne kalacak? Mesele biraz da bu; ben ne yazmışım? Kıyıda köşede kalanları, kaybedenleri falan anlatmış desinler isterim. Çünkü bunu yapmaya çabaladım. Bir de arkadaşlığın güzel bir şey olduğunu da anlatmaya çalıştım. Dikkat edin mesela, ailesi yoktur bu kitaptaki çocuğun. Hep arkadaşları vardır. Arkadaşlığın da öğretici ve hırpalayıcı tarafları vardır. Sen hayata katlanamıyorsan ve bir arkadaşın varsa, “Gel beraber katlanamayalım” gibi duygusu da vardır bu işlerin.

580b294b0f2544413ccb70fe

Kitapta bir yanda aile var; anne, amca vs. Bir tarafta da arkadaşlar. Özetle iki ayrı cephe...

- Hazır gelmiş olandan ziyade, senin kendi kazandıkların bir yandan daha önemlidir. Elbette aile kurumunu bütünüyle yadsıyacak durumda değilim. Bunu kişisel durumum açısından demiyorum. Öyle bir an gelir ki yanında kimse olmaz ailenden başka... Bu da tragedya gibi bir şey aslında...

BAZEN DELİRMEK DE ÇARE DEĞİL

Buradaki kahramanın babasıyla arasında olan yaşanmışlıkların seninkiyle benzerliği ne derecede yoğun?

- Bir bağlantısı var; benim babam da işçiydi. Halı sahada top oynardı, fabrikadan attılar, dükkân açtı. 

Kitaptaki kahramanın en yakın arkadaşlarından olan ve bütün süreç boyunca çeşitli yerlerde karşısına çıkan İsmail bu aralar ne yapıyor dersin?

- İsmail'de de biraz, hayatı sevecen karşılayan, gülümseyen, çalışma aşkı olan bir karakter var. Bugün ne yapıyor? Belinde emanetle Bağcılar'da geziyordur. Torbacılık yapıyordur. Böyle insanlar var, yok değil. İnsanlar parçalanıyorlar ve gidiyorlar. Biraz göze sokmadan anlatmaya çalışıyorsun ya, “Memlekette ne oluyor”u. Böyle törpülüyor bu memleket, insanı... Onları büyük büyük sözler sarf etmektense, ufak ufak göstermeye çalıştık diyelim.

Ya kitaptaki Samsunlu, Tofaş ve Muzo üçlüsü, ‘Güzelim deliler’ diyeyim...
- Onlar da var hayatta... Birazcık daha kıyıda köşelerde bu insanlar. Eskiden daha çoktu. Şimdi son dönemde o kadar ortada değildir. Pasajlar vardır, içinde birahanelerin olduğu falan... Buralarda yan sanayi gibi geçinen insanlardır bunlar. Oraların tinercileri, balicileri, delileri vardır. Kafa biraz gidiktir anlayacağın.

Kitabın bir yerinde kahraman, “Hep korktum delirmekten” diyor. Öte yandan “Delirsek de kurtulsak” diyenler var, yaşadıklarımıza dair.

- Ama delirdiğin zaman bu toplumdan kurtulamıyorsun ki... Seni bir yere tıkıyorlar, orada bir düzen sağlamaya çalışıyorsun. Bunun da bir rutini var. Ya da şöyle söyleyeyim: Herkes kendi aklına göre deliriyor. Kimisinin aklı öyle bir şeydir ki, serbest deliliğe müsaade etmez. Elinden kolundan bağlanacak bir deliliğe düşebilir. Herkesin sarhoşluğu farklıdır misali...

580b29670f2544413ccb7104

Malum ‘Her temas iz bırakır’. Sende hayatın hangi temasları iz bıraktı desem.

- Bu sorudan yola çıkarak şunu anlatabilirim. Ben şunu hiç sevmem: Oturayım sana hayatımı anlatayım, şöyle oldu böyle oldu falan... Ama 17 Ağustos depreminin izi kalmıştır bende. Yalova’da evdeydim. Çok dişim ağrıyordu. Ağrı kesici falan da kâr etmedi. Saat 3’e doğru uyandım. Babam buz torbası getirdi. Tam buzu koydum uzandım, ortalık zangırdamaya başladı. Ben de dişim zangırdıyor falan zannediyorum. Sonra ortalık karıştı. Kütüphane devrildi, duvarlar sallanmaya başladı. Ama ev yıkılmadı. Çıktık dışarı, merdivenler gitmişti. Sonra baktık karşıdaki bina yıkılmış, ortalık karanlık. Bağırış, çağırış, enkaz korkunç bir geceydi. Ben sanıyorum ki birazdan kurtarma ekipleri gelecek, herkese yardım edecek. Hiç öyle olmadı, herkes kendi derdine düştü, gidiyoruz bir yere, duvarın altında biri var, çabalıyoruz, birkaç kişiyiz, yine gücümüz yetmiyor. Kaldıramıyoruz enkazı. Çaresizlik, elimizden bir şey gelmiyor. Sonra AKUT ve benzeri kuruluşlar geldi, o zaman da şunu görüyorsun: Ekipler bir enkazın başındayken etraftan başka insanlar gelip “Bizimkine yardım edin, onların kurtulması daha mümkün” diyor. Çaresizlik, umutsuzluk, öte yandan cinnet hali. Yani o geceyi ve sonrasını hiç unutamam...

Ya sonrası?

- O sene üniversite sınavına girmiştim. Sınava girerkenki ruh halim şuydu; buradan bir kurtulayım da en uzak yere gideyim. Antalya Turizm İşletmeciliği çıktı. Oysaki ben edebiyat, felsefe, psikoloji falan okumak isterdim. Hep böyle şeyler yazmıştım. Araya burayı da sıkıştırmıştım, orası denk geldi. Niye burayı listeye ekledim, hiçbir fikrim yok. Valizimi yaptım gittim Antalya'ya... Okula bir gittim, baktım burası okuyabileceğim bir okul değil. Sonra ne yapacağım derken, “Gideyim otelde çalışayım" dedim. Girdim otele, staj diye. Lojman verdiler. Normal evde kalmaktan daha ucuz. Mini bardan viskileri de alıyoruz falan, ortam güzel. Bir gün öğle nöbetinde tek başınayım, otelin sahibi de içerde. "Garson, garson!" diye bağırdı. Kimse yok tabii ki, gittim yanına. Bir tane küllükte sigara kalmış. "Bu ne, git bunu boşalt, bir daha böyle şey görmeyeyim, nasıl iş yapıyorsunuz lan!" dedi. Bağırdı, çağırdı, fırçaladı... Ama öyle ağır konuşuyor ki. 19 yaşındayım, bu durum bana çok koydu. Elim ayağım titredi. Çok sinirlendim, sigara yaktım. Aradan bir-iki gün geçti, şef geldi teselli etti. Ben de "Bu adamı harcarım" diyorum. "İyi de adam mafya" diyorlar. Sen o zaman garsonsun, komediye bak... Birkaç gün sonra otelde ‘Air France’dan önemli misafirler falan var, ben servis yapıyorum. Derken servis sırasında elimdeki kola müdürlerden birinin üzerine döküldü. Ben topuk, kaçtım. Korktum çünkü, ağır masa... Sonra "Bu, bunu bilerek yaptı" dediler. Namım yürüdü otelde... Yiyecek-içecek müdürü beni arıyor ama ben araziyim. Neyse sonunda gittik yanına, "Bilerek mi döktün" dedi. "Yok müdürüm, neden bilerek yapayım" dedim. Bu sırada "Sen otelden ayrılmak mı istiyorsun" deyince "Evet" cevabını verdim ve ayrılıp başka otele girdim. Üç sene o otelde çalıştım. Okula gittiğim de yok. Şefler falan artık tanıyor beni. Örneğin şef başka bir otele geçiyor, çağırıyor beni, ekstralar falan da oluyor. Düğünler vs. Bir bankanın özel yemeği oldu, oraya ekstra işe gittiğimde Cenk Eren gelmişti geceye...

580b29700f2544413ccb7106

Kitapta da var bu...

- Evet. 20-21 yaşlarındayım. Kulise geldi, çok özendim. Dedim ki, "Bu sanatçılık çok güzel bir şeymiş." Sen 16 saat servis falan yapıyorsun ama sanatçılık dediğin bambaşka bir şey. O dönemde bir yandan da hep yazmaya çalışıyorum, yazar olmak istiyorum. Ama yazarlık ayrı bir şey, sanatçılık ayrı bir şeymiş gibi geliyordu bana. 

Yazmaya ne zaman karar verdin?

- Hep yazıyordum. Ortaokul, lise zamanlarında karalıyordum.

Peki yazmaya iten şey neydi?

- Çünkü okuyordum. Babam bana kitaplar alıp "Bunları oku" demişti. Çok güzeldi okuduklarım. "Gerçekten ben de yazabilirim" dedim ve başladım. Ortaokulda iki kitap okudum. Biri Çehov'un 'Çukurda'sı, diğeri de Sabahattin Ali'nin 'Sırça Köşk'ü... İki tane hikâye kitabı... Ortaokula kadar da kitap okumamıştım, dışarıda top peşindeydik. Peki aynısından yapabildim mi, yapamadım. Hâlâ yapmaya çalışıyoruz. 

580b299a0f2544413ccb7113

TANIL BORA ETKİSİ

‘Müptezeller’de ana karakterin yazarlık çabaları, yayınevlerinden aldığı ‘olumsuz’ cevaplar var. Senin öykünü sorsam...

Tanıl Bora hocayı tanıyordum Ankara’da, bir Gençlerbirliği maçında hocaya “Roman yazdım, Ankara’da geçiyor” dedim. “Yayınevine bırak, ben Bozcaada’ya tatile gidiyorum, dönüşte okurum” dedi. Dönüşte bakmış, bir hafta sonra bir mail geldi. Mail’de “Normalde edebiyat editörü değilim. Okumayacaktım ama öyle birkaç sayfa karıştırayım dedim. Sonuna kadar okudum. Sevdim, bunu yayımlayacağız” yazıyordu. Onun sayesinde yazar olduk. Yoksa ‘Behzat Ç.’ romanımı basmasaydı küsüp bambaşka işler yapabilirdim.

O zaman seni keşfedenin Tanıl Bora olduğunu söyleyebiliriz.

- Tabii... Dosyayı okudu, bir hafta sonra geri dönüş yaptı ve yayımladı. Hayatımın en mutlu günüydü. Ben de o zaman Ankara'da bir yerde kalıyorum, ev yer altında. Biri geliyor. araba park ediyor. Karanlık oluyor. Işıkları yakmak zorunda kalıyorsun. Bir tane bilgisayar var, toplama, öyle bir çalışıyor ki, buzdolabından beter ses çıkartıyor. Bir de 18 punto ile yazıyorum. Çünkü ekran bulanık daha küçük yazdığın zaman göremiyorsun.

Hangi yıl?

- 2005... Zaten 2006’da roman çıktı. 2006 Dünya Kupası var o zamanlar. “Şampiyonaya kadar yazayım da maçları seyrederiz” dedim ama bitmedi. Kupa devam ederken ben hâlâ romanı yazıyordum. O zaman hatırlarsın, ‘Kanal 1’ diye bir kanal var, maçlar oradan yayımlanıyor. Televizyon da tam çekmiyor. Öyle böyle derken bitti kitap. Ekim ayında basıldı.

Futbolun hayatındaki yeri nedir? Romanı bile Dünya Kupası’nı rahat izlemek için erken bitirmek istemişsin.

- Çocukluktan başlıyor hikâye, bütün aile Beşiktaşlıydı. Haliyle sen de Beşiktaşlı oluyorsun. Eskiden televizyon başında maç seyretme vardı. Şimdi mekânlara yayıldı iş. Ailecek maç seyretme keyfinin hazzı inanılmazdı. Çocukken çok fanatiktim. Beşiktaş gol yiyince kafamı duvarlara vurup ağlıyordum. Annem hâlâ anlatır. 

580b29d60f2544413ccb7127

Yalova’da bir Beşiktaş efsanesi, ‘Kör Tuğrul’ (Şener) yaşardı, tanır mıydın?

- Tabii, Yalova'da bizim tekel bayisine gelirdi. Bizden rakı aldığı için gurur duyardım. 

O kadar top peşinde koşmuşsun, her erkek çocuğu gibi futbolcu olmak gibi bir hayalin yok muydu?

- Valla oynadım ama malum bu bir yetenek meselesi. Demek ki futbola yeteneğimiz yokmuş. Sağ bek oynadım Yalovaspor minik takımında... O zamanlar Muzaffer hocamız vardı, 'Beton Muzaffer' derdik.  Dokuz tur sahanın çevresinde koşturur, sonra idmana başlatırdı. Bir maçta çok kızmıştı bize. Ufacık bir adam var karşı takımda, iki kafa golü attı. Bizim defansın ortasında ‘Avarel’ vardı. Uzun olduğu için öyle diyorduk. "Bu ufacık adama nasıl iki tane kafa golü attırdınız" diye bağırdı, çağırdı. Maçtan sonra "Defans kalsın, sahanın çevresinde koşsun" dedi. Dokuz tur attırdı, mobileti vardı, bizi ona binip takip ederdi. ‘Rahmetli’ oldu, 'Deli Duman'da onu anlatmıştım. Koşu mesafelerine çok önem veren bir hocaydı!

Peki şöhret seni değiştirdi mi?

- Şöhret olduğumu düşünmüyorum ki şöhret beni değiştirsin.

Hiç mi bir etkisi yok hayatına?

Bocalatmıştır diyeyim. Bir şeyler yazarken, o başka bir şey olmuş. Diziye uyarlanmış. Aslında bir yansımanın sana vuran ışığı gibi bir şey şöhretim. Mesela gittiğim yerler hiç değişmedi, 10 senedir hep aynı yerlerdeyim. Şöhret olmadan önce nerelere gidiyorsam yine aynı yerlere, aynı mekânlara gidiyorum.

Şu Twitter’dan yazdığın, “Yazarlığı bıraktım, iki sene sadece boksla ilgileneceğim” meselesine de bir uğrasak...

Bir akşam oturuyorum, moralim bozuk. Biraz da içmişim. “Ne yapıyorum, niçin yazıyorum” dedim. Derin düşüncelere daldım. “Bundan sonra neler yapacağım hayatımda” diye bir düşünce harbi içindeyim. Öyle bir tweet attım. Bunu herkes hayatında yapıyor. Hatta her gün yapıyor, onlarca kez falan. Bu, biraz da normalden fazla dikkat çekti. Tamam, bu benim yanlışım. Yazarlığı bırakabildim mi, hayır. Bir hafta sonra tekrar yazmaya başladım. Boks meselesi de bu hayatta çok dayak yiyince köşemize çekildik. Artık evde kendi kendime çalışıyorum! Şöyle özetleyeyim: Herkes bu hayatta iyi bildiği işi yapmalıdır. Benim de iyi bildiğim iş, yazmak. 

BU İLİŞKİ SÜRDÜRÜLEBİLİR DEĞİL...

Biraz siyaset diyelim. 14 yıldır bir iktidar var ülkede ve bu iktidarın teması nasıl bir iz bırakıyor sende ya da hayatlarımızda?

- Politik olarak bu iktidarın bıraktığı izi yorumlamanın imkânı yok. Şimdi düşünüyorum da gençliğimiz bu iktidarla geçti gitti. Ben geldim 35 yaşına, 2002’de 21 yaşındaydım. Gelinen noktada şunu görüyorum: İnsanları sınıflandırmışlar. Roller ve konumlar adeta belli. Ben bugün bir şey söylesem kimse dinlemeyecek ki... Bir kesim diyecek ki “Zaten onu bir kenara koy, muhaliftir, onu ciddiye alma.” Bir kesim de diyecek ki, “Bak yine güzel demiş, iyi demiş”, bir kesim de diyecek ki “Bu yine üsten üsten konuşmuş.” Şimdi gelelim somut duruma. Bunca insanı içeri tıktılar. Düşün abi, nedenini, niyesini? Hapishanelerde yer kalmadı. Emrah Serbes söyleyince bir şey olacak ya hani, benim adım nasılsa AKP karşıtına çıkmış ya, böyle biliniyorum, söyleyeceğim laflar belli diye bekleniyor. Ben artık bundan bıktım. Bunu hiç kimse söylemiyormuş gibi düşün. Bunu benim içimdeki ses söylüyor: “Bunca insan içeri atılır mı, burada bir yanlış olabilir mi?” sorusunu hiç mi sormuyorlar. Tamam, bir darbe girişimi oldu. Bu katakulliyi çeviren adamlar bellidir. Alırsın içeri... Ama binlerce öğretmen neden görevden uzaklaşıyor? Mesela Necmiye Alpay’ı niye içeri alıyorsun? Bu hanımefendi terör örgütü üyesi olabilir mi? Dilbilimci bir insan... Bize -de, -da’ların nasıl yazılacağını öğretecek... Aslı Erdoğan nasıl terör örgütü üyesi olabilir?
Bir yandan da şu var: 14 yıl geçti, daha kaç yıl böyle geçecek? Sürdürülebilir bir ilişki değil ki bu... Bir baba düşünün, sürekli oğluna bağırıyor, “Sen böylesin, sen şöylesin” falan. Sürekli azar. Ee oradan isyan çıkar. Ki, çıktı da Gezi oldu... Bu, sürdürülebilir bir şey değil. Tadı tuzu olmaz böyle yaşamanın.

CANIGÜZ, MENTEŞ VE UYURKULAK; RUH OLARAK BİRBİRİMİZE BENZERİZ...

Bu topraklara ait edebiyat coğrafyasında kendini nereye koyuyorsun. Ya da “Haritanın neresini tamamlıyorsun ya da nereyi temsil ediyorsun” desem.

- 1950 ve 1970’li yıllar arasında yoksulları, işçileri anlatan yazarlar olmuştu. Daha küçük insanların dünyasını anlatan... Orhan Kemal mesela böyle bir yazardı. Ben biraz onların kaldığı yerden devam etmeye çalışıyorum. Ama bugünün dünyasının karşılığıyla... Bugün biraz daha işlerin karmaşık bir hal aldığı dünyada yaşıyoruz. Özellikle insanın parçalandığı ve kendi içinde yalnızlaştığı bir dünyada...

 Peki ruh birlikteliği olarak yakın olduğun yazarları sorsam.

- Alper Canıgüz, Murat Menteş ve Murat Uyurkulak’ı sayabilirim. Yazdıklarımız birbirine benzemese de, nasıl yazdığımız az çok birbirine benzer. Anlatım biçimlerimiz farklı olabilir ama ruh olarak birbirimize benzeriz.

Ya yetişme, biriktirme döneminde etkilendiğin yazarlar?

- Dönüp dönüp okuduğum yazarları söyleyebilirim: Dostoyevski, Kafka, Gogol, Albert Camus’dür. Bu dört yazar önemlidir benim için. Bizden de Oğuz Atay...  

Seni yazmaya iten şey neydi?

- Çünkü okuyordum. Babam bana kitaplar alıp “Bunları oku” demişti. Çok güzeldi okuduklarım. “Gerçekten ben de yazabilirim” dedim ve başladım. Ortaokulda iki kitap okudum. Biri Çehov’un ‘Çukurda’sı, diğeri de Sabahattin Ali’nin ‘Sırça Köşk’ü... İki tane hikâye kitabı... Ortaokula kadar da kitap okumamıştım, dışarıda top peşindeydik. Peki aynısından yapabildim mi, yapamadım. Hâlâ yapmaya çalışıyoruz. 

Söyleşi: Uğur Vardan

Müptezeller kitabını çıkaran Emrah Serbes röportajı,

Yorum Yaz