Menü İcon

Charles King: Büyümek İstanbul’un kurtuluşu oldu

Charles King, Pera Palas’ta Gece Yarısı kitabıyla modern İstanbul’un serüvenini anlattı: Sürekli büyümesi birçok bakımdan onun kurtuluşu oldu. Enerjisini bu büyümeden aldı.

Röportaj Gazetesi

Charles King: Büyümek İstanbul’un kurtuluşu oldu

Ancak bir de büyük sorunu var İstanbul’un; Şehrin hayatına anlam ve çekicilik katan özellikleri koruyan bir gelişme planıyla büyümemek!

Charles King bir İstanbul sevdalısı. ABD’de Georgetown Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler profesörü olan Charles King, sevdiği şehrin asri zamanlarına bir girizgah olarak nitelendirilebilecek kitabı Pera Palas’ta Gece Yarısı / Midnight at the Pera Palace’ın her satırında bu aşkını da bir biçimde ifade etme fırsatı yaratıyor kendisine. Aslında King’in bu hoş kitabını, modern İstanbul’un değişimini yansıtan bir roman olarak da okuyabilirsiniz. Yazar, eksenine Pera Palas’ı koyduğu bu romanında, yüzünü Batı’ya dönmüş bir ülkede, istikamet değişikliğini en derinden yaşayan şehrinde bir hikaye kuruyor. Hikayenin kahramanları arasında Troçki’den, sığınmacı Beyaz Ruslara, şehrin özellikle Pera kısmında hayat süren Rum, Ermeni ve Yahudi vatandaşlardan Nazi kıyımından kaçıp huzurlu İstanbul limanında nefes alan Avrupalılara kadar herkes var.

Charles King ile e-posta ile yapabildik söyleşimizi. Ancak yazarın samimiyeti, sıcak bir kahve eşliğinde yapılan söyleşi kadar içtendi. Kitap Yayınevi’nden Ayşe Anadol’un desteği de çok kıymetliydi...

İstanbul aşığı olduğunuzu biliyoruz. Bu aşk kitaba yansıdı mı?

İstanbul’u özel bir aşkla seviyorum. Kuşkusuz en sevdiğim şehir, her geldiğimde biraz daha iyi nefes aldığımı hissediyorum. Favori yürüyüş yerlerim, özel restoran ve kafelerim var; oysa başka birçok şehir için aynı şeyi söyleyemem. Pera Palas’ta Gece Yarısı kitabıyla nihayet şehrin gizli geçmişini, birçok tarihçinin göz ardı etme eğiliminde olduğu bir çağı keşfetme fırsatını yakaladım. Bana göre 1920’lerden 1940’lara kadarki dönem, İstanbul’u ve Türkiye’yi dönüştüren güçleri harekete geçiren bir çağdı.

‘Sıfır Yılı’ çabası

Her metropolün bir öyküsü vardır. İstanbul’un size farklı gelen bir öyküsü var mı?

Her şehir değişir; her şehir, gelen yeni insanlarca yeniden ve yeniden inşa edilir. Dünyanın Roma, Londra, Paris, Rio de Janeiro, Mumbai, Beijing, Accra gibi büyük metropolleri için de geçerlidir bu. Ama bana göre İstanbul’un gerçekten farklı bir özelliği, 1923’te Türkiye’deki yönetimin hem bu şehir, hem de bütün ülke için bir tür “Sıfır Yılı” yaratmaya girişmesidir. Kadim bir şehrin ve ülke bütününün toplumsal hayatını mümkün olan en hızlı biçimde dönüştürme, eski uygarlığı alaşağı edip yepyeni uygarlık yaratma çabasıydı bu. Kolay değildi. Eski düzen birçok yönüyle yaşıyor, yenisi ise kök salmakta ağır davranıyordu. Ama dünyada, bir yönetimin, aslında art arda birçok yönetimin kendi imgesi doğrultusunda tekrar tekrar dönüştürmeye çalıştığı başka bir şehir yoktur.

20555_88_z

İslami Caz Çağı tabirini kullanıyorsunuz? Nedir bu çağ?

İslami Caz Çağı tabirini o dönemde mesela New Orleans veya New York veya Paris’te de gözlemlenebilecek, benzer müzik deneylerinin aslında global bir olgu olduğunu göstermek için kullanıyorum. Müzisyenler eski müzik formlarını alıp yeni bir dünyaya giydirmek üzere değiştirmek istiyorlardı. Modernleşmekte olan bir şehrin seslerini, mesela bir fonografın veya bir otomobil klaksonunun veya bir daktilonun sesini alıp popüler müzikle bütünleştiriyorlardı. Beyrut ve Kahire’de de aynı süreç işlemekteydi. İstanbul işte bu müzisyenlerin ve sanatçı çevresinin bir parçasıydı.

Son yıllarda çok değişti

Avrupa eski şehirlerini iyi korur. İstanbul için gözleminiz nedir?

Sanırım şehirlerin çoğu yönetimlerin büyük programları ve müteahhitlerin planlarına göre epeyce hızlı değişiyor. Ama İstanbul’un yüzü son 10-15 yılda son 40-50 yıldakinden çok daha hızlı değişti. Değişimin bazı yönlerine diğer gözlemcilerden daha olumlu bakıyorum. Ama İstanbul tarihi çekirdeğini kaybederse çok üzülürüm. Bu çekirdeğin içinde şehrin en önemli geleneklerinden biri var. Tarihsel olarak gelir düzeyleri açısından karışık mahalleler. Korkarım birçok Avrupa şehrinin başına gelen İstanbul’un da gelecek, yani yoksullar daha burjuva, daha zengin merkezin uzağındaki “yoksul halka”ya itilecek

1945’te İstanbul’un nüfusu 900 bindi. Bugün neredeyse 18 milyon. Bu trajik bir şey değil mi?

İstanbul’un büyümesini bir trajedi olarak görmüyorum. Sürekli büyümesi birçok bakımdan kurtuluşu oldu. Şehre yeni bir enerji verdi, sosyal ve ekonomik hayatını dönüştürdü. Ama birçok metropol gibi İstanbul da akıllıca, kontrollü yoldan, şehir hayatına anlam ve çekicilik katan özellikleri koruyan bir gelişme planıyla büyüyüp büyümeme sorunuyla karşı karşıya.

Türkiye’de laiklik ve modernlik, birbirinin sebep ve sonucu olarak algılandı ve bazen bu sopa zoruyla benimsetilmek istendi. Bu konuda sizin fikriniz nedir?

Laiklik modernizmin hayati bir özelliği değildir. Dünyada bu kavramların temelde bağdaştığı örnekler de vardır. Kendi ülkem, ABD, iş dini inanç ve ibadete gelince inanılmaz derecede mümindir, hatta Avrupa ülkelerinin çoğuyla karşılaştırıldığında insanı şaşırtacak kadar mümindir. Ama herhangi bir dini yaklaşım otoriter politikalarla birleşirse sonuç genellikle vahim olur. Hem köktenci laik hem de dindar olmak mümkündür, ama ben ikisini de hiçbir zaman çekici bulmadım.

pera-palace-istanbul

“Batının İslam dünyası imgesi, beş yüz yıl Avrupalıların İstanbul’u nasıl gördüklerine göre biçimlenmişti” diyorsunuz. Günümüzde Batı, hangi İslam şehirlerine dikkat kesiliyor?

Bugün İstanbul, diyelim 16. veya 19. yüzyıldaki gibi dünyanın İslam imgesini biçimlendirmiyor. Günümüzde bu rol Arap ülkelerinin. Ki bu da tuhaf. İslamın tek “imgesi” varsa, onu diyelim Kahire veya Bağdat değil, Endonezya’nın muazzam nüfusu göz önüne alınırsa Cakarta’nın biçimlendirmesi lazım.

Modernleşen şehrin yeni cazibe merkezi

Romanın baş kahramanı Pera Palace Hotel, hizmet verdiği yıllar boyunca hem alafranga hayatın üreticisi ve şahidi olmuş hem de birçok ünlü ismi ağırlamıştı. Uzunca bir dönemin şatafatını yansıtan bu otelin 101 numaralı odasında Mustafa Kemal Atatürk kalmıştı. Şimdi bu ada onun adına küçük bir müze olarak varlığını sürdürüyor.

Pera Palas’ın ünlü sakinleri arasında  İsmet İnönü, Kraliçe 2. Elizabeth, Kral 8. Edward, İmparator Franz Joseph, İran Şahı Rıza Pehlevi, Tito, Von Papen, Zsa Zsa Gabor, Grata Garbo, Sarah Bernhardt, Alfred Hitchock, Pierre Lotti, Ernest Hemingway, Mata Hari ve Mikis Thedorakis de vardı.

Otelin tarihine, dünyaca ünlü polisiye roman yazarı Agatha Christie de damgasını vurmuştu. 1926-1932 yılları arasında Pera Palas’ta bir çok kez kalan polisiyenin kraliçesi, Orient Express’te Cinayet adlı romanını burada yazmıştı.

Küçük Avrupa diye anılırdı

Pera Palace Hotel’in hikayesi, 19. yüzyılın sonlarında başladı. Orient Express, 1888’de Paris-İstanbul seferlerine başladığında, şehirde, bu paralı ve hatırlı yolcuların yüksek standartlarına cevap verebilecek bir otel yoktu. Bu boşluğu, 1895’te tamamlanan Pera Palace Hotel doldurdu. Levanten mimar Alexandre Vallaury’nin tasarladığı otel, Küçük Avrupa olarak bilinen Pera’nın Tepebaşı bölgesindeydi.

Yanni’den yepyeni ‘duygusal bir sıcaklık’

“Müzik insanla doğrudan iletişim kurma biçimidir” diyen Yunan müzisyen Yanni, 35 yıldır New Age tarzının zirvelerinden inmedi.

Bazıları konser kaydı olmak üzere, 1980’den bu yana yaklaşık 20 CD yayınlayan Yanni’nin yeni albümü Sensous Chill, beş yıllık bir çalışmanın ürünü. Sony Masterworks etiketiyle yayınlanan 17 parçalık Sensous Chill’i, Radyo Voyage’ın web sitesinden dinleyerek fikir edinebilirsiniz.

En büyük eserlerini enstrümantal tarzda veren, popüler parçalarına sözler yazarak yaptığı yeni düzenlemeleri yüzünden popülizm ve para düşkünlüğü suçlamalarına da maruz kalan Yanni, bu kez bazı parçalarında vokal kullanıyor.  Ve geçmişteki eleştirilerin tersine bence bu vokalli parçalar da ses getirecek.

New Age’yi, Yanni’yi sevenlerden, müzikte egzotizm ve ‘sıcak bir duygusallık’ arayanlardansanız Sensous Chill’i seveceksiniz.

Bazen hiçbir şey yetmez

Bir profesörün kızıydı. Doğal olarak iyi eğitim gördü. İlk şiiri yayımlandığında 8 yaşındaydı. Hayatının derin izlerini en popüler romanına aktarmıştı.

Bir edebiyatçı olarak şöhreti buldu, ardından İngiliz şair Ted Huges ile evlendi. Edebiyattaki başarısı anneliği de doyasıya tatmasına engel olmadı.

1963’tü. Üst katta odalarında uyuyan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktı. Kendince önlem de almıştı, çocuklarının odasına gaz da girmeyecekti. Mutfağa gitti, kafasını fırının içine soktu ve öldürücü gazı kendinden geçene kadar içine çekti.

53 yıldan bu yana bu trajediden melal ve derin anlamlar çıkaran sivri zekalar bile oldu. Oysa başından beri ileri manik depresifti. Ona birçok şeyi bahşetse de  hayat ona ağır gelmişti. Bu yüzden de canına kıymıştı.

Sylvia Plath, hayatını sonlandırdığında 31 yaşındaydı ve günlerden 11 Şubat’tı.

2003’te, Plath’ın hayatı beyaz perdeye de taşındı. Şairi o filmde Gwyneth Paltrow canlandırmıştı.

Söyleşi: Soner Can

Charles King: Büyümek İstanbul’un kurtuluşu oldu, Charles King: Büyümek İstanbul’un kurtuluşu oldu

Yorum Yaz