Menü İcon

Aslı Özge: ''Hata yaparsak statümüzü kaybederiz''

Berlin-İstanbul arasında mekik dokuyan Türk yönetmen Aslı Özge’nin ‘Ansızın’ filmiyle, Almanya’yı sallıyor. “Bu filmle Almanya’da yeni bir sinema başlıyor” diyen de var; Aslı Özge'yi, Fatih Akın olarak gören de.

Röportaj Gazetesi

Aslı Özge: ''Hata yaparsak statümüzü kaybederiz''

Sanırım daha girişteki alıntıdan, hikâye bana bir Hamlet çeşitlemesi gibi geldi. Baba figürü, mezar sahnesi, epey gönderme var. Almanya’nın minik bir kasabasında, bugünde yaşayan Hamlet’i mi anlatıyorsunuz bize?

Doğru. Aslında senaryonun ilk versiyonunu yazdıktan sonra bazı yönlerden Hamlet ile benzeştiğini farkettim ve seyirciye de bunu fark ettirmek istedim. Karsten da Hamlet gibi adeta o kasabanın prensi. Bana kalırsa bir yandan da geç kalmış bir büyüme hikâyesi bu.

Baştaki alıntıya dönersek: “İyi ya da kötü yoktur; düşünce var eder ikisini de” der Hamlet. Sonra da “Danimarka benim için bir hapishane gibi” diye devam eder. İçinde yaşadığımız toplumun bir tür hapishane olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Toplumun bize dayattığı roller var. Sevilmek, sayılmak için de bu rolleri iyi oynamamız gerekiyor. İyi bir anne-baba, başarılı bir evlat olmalıyız. Mutlu ve pozitif bir arkadaş sonra... Çünkü günümüzün popüler eğilimi bu... Örf ve âdetlerimize uygun davranmalıyız bir de.

Hata yapmamalıyız yani...

Evet, yoksa her an statümüzü kaybedebiliriz. Ben de üzerimizde üretilen bu baskıyı işlemek istedim.
Filminizdeki kadın karakterlerden biri; ölen kadının ardından “Su testisi su yolunda kırılır” diyor. Karsten’in kendisi de anne-babasına “Sizden hiç farkım yok, işi ortalığı velveleye vermeden halletmeye çalıştım” diyor. Toplumun çok acımasız ve riyakâr olduğunu mu düşünüyorsunuz?

İnsan doğasının acımasız ve çıkarcı olduğunu düşünüyorum. Toplum baskısını her zaman sadece kurumlar yaratmıyor.
Biz kendimiz mi yaratıyoruz bunu?

Evet, bizler birbirimiz üzerinde adeta mahalle baskısı kuruyoruz. Yoldan çıkarsak, ailemiz, iş arkadaşlarımız, hatta dostlarımız çoğu zaman bizleri yola sokmaya çalışıyor.

Filmin geçtiği Almanya ile Türkiye arasında fark var mı bu açıdan?

Film Almanya’nın küçük bir kasabasında geçiyor, ama bence İstanbul’da da geçse durum farklı olmazdı.

fft107_mf6919590

HERKES KENDİNİ İYİYMİŞ GİBİ GÖSTERİYOR

“Defne Joy Foster’ın ölümü film oldu” diye çok yazıldı çizildi; hareket noktanız bu mu gerçekten?

Beni bu olayın kendisinden çok, olay hakkında medyada yazılıp çizilenler tetikledi. Özellikle kadın evli ve çocuğu olduğu için, o gece tanımadığı bir adamın evinde ne aradığı hakkında herkes kendinde hesap sorma hakkını görüyordu. Hatta ölmeyi bile neredeyse hak etmişti kimilerine göre. Ama filmin merkezine kadın figürünü oturtmak istemedim.

Neden?

Çünkü o zaman bütün film ahlak teması üzerinde yoğunlaşacaktı. Üstelik tam da bir kadın yönetmenden beklenen olacaktı. Ben suç, güce olan zaafımız ve toplumun sadece kadın değil aynı zamanda birey üzerinde kurduğu baskıyı da tartışmak istedim. Bu yüzden de erkeğin perspektifinden olayları anlattım.

Nasıl bir perspektif bu?

Hayatta kalanla ilgilendim, kendimi onun yerine koydum, “Bir gece kontrolüm dışında bir şeyler oluyor ve kalktığımda hiçbir şey aynı değil”. Bununla insan nasıl başa çıkabilir? Bunu anlattım. Hikayenin gerçeğiyle ve kişileriyle ise hiç ilgilenmedim, tamamen kurmaca karakterlerle bambaşka bir ülkede Almanya’da çektim filmi.

Filminizin başkahramanı, aldığı yanlış bir karardan sonra arkadaşları tarafından dışlanan, yaptığı işi kaybeden, giderek kendini de sorgulayan bir karakter... Sonra dönüşmeye, sertleşmeye başlıyor. Kim peki Karsten; kimi düşünerek yazdınız onu?

Karsten sıradan bir karakter, içimizden biri. Hepimizin iyi ve kötü tarafları var. Bence Karsten dönüşmüyor. Hepimizin içinde hazır bekleyen şeytani taraflar onda yüzeye sızmak için bir fırsat buluyor. İlginç olan, bu şekilde tekrar yer edindiğini ve güçlendiğini görüyor. Toplumlar kendi canavarlarını yetiştiriyor bence.

Filmde Karsten’e yönelik “Doğru olanı yap” ya da “Vicdanının sesini dinle” diyen karakter yok... Toplumda herkesin böyle olduğunu mu düşünüyorsunuz? Herkes sadece kendisiyle mi meşgul?

Aslına bakarsanız var, annesi! Bir tek o açıkça soruyor, o aklından neler geçtiğini anlamak istiyor. Ama evet, çoğunluğun bencil ve çıkarcı olduğunu düşünüyorum.

Hepimiz biraz çıkarcıyız yani?

Doktor kuzenimin bana hep söylediği gibi bir tür hayvanların hayatta kalma mücadelesi bu. Herkes birbirinden fayda görmek istiyor. Herkes kendisini etrafa iyiymiş gibi göstermeye çalışıyor. Dürüst olmak ve açıksözlülük cesaret istiyor elbette, bir de sevilmemeyi göze almayı gerektiriyor.

İNTİKAM DA BİZ DE KENDİMİZİ BULUYORUZ

Onun hikâyesini, onun gözünden izlememize rağmen bizler de ısınamıyoruz Karsten’a; sebebi aynı zaaflara bizim de sahip olmamız mı? Aynı hatalara meylimiz yüzünden mi sevemiyoruz onu?

Sizin de söylediğiniz gibi insan zayıflıkları ve zaafları olan bir varlık. Aynı zamanda çok da acımasız olabiliyor. Bunları da içinde barındıran sahici bir karakter yaratmak istedim. Mükemmel olmayan bir karakter! Gerçek hayatta karşımıza çıkmayan, sadece filmlerde olan bir kahraman değil. Korkuları olan, köşeye sıkıştığında hepimiz gibi canavarlaşabilen biri. Bence ilginç olan onu sevmesek de intikam almaya başladığında için için onun yanında yer almamız. Seyirciye bu ikilemi yaşatmak istedim.

Karsten, arkadaşlarına gidiyor olmuyor, ailesine gidiyor olmuyor, kiliseye gidiyor olmuyor… Hayatıyla ilgili esas kararı ormandaki bir kulübede bir başına kaldıktan sonra veriyor. İnsanın kendinden başka bir çaresi olmadığını mı düşünürsünüz?

Herkes eninde sonunda yalnız değil mi? Bazı soruların cevabını ancak kendimiz verebiliriz. Bazı kararları ancak kişi kendi alabilir. Karsten’ın da filmin başında aldığı karar gibi. Kendi verdiğimiz kararların arkasında durmayı öğrenmek, sonuçlarına katlanmak zorundayız. Büyümek denen şey bu olsa gerek.

8aeb1d72cabd42730d8c33df9b3e6a75

Filmdeki dönüşüm bana biraz hızlı geçilmiş gibi geldi. İyi kalmak, pişman olmak, sorumluluk üstlenmek, nedamet getirmek mümkün değil mi sizce?

Aslında tüm film bunun üstüne. Dediğim gibi dönüşümden çok içindeki kötülük potansiyeli ortaya çıkıyor. Bütün filme yedirilmiş olan bu durum son yirmi dakikada aksiyona dönüştüğü için böyle fark ediliyor olabilir. Biz onu tanıdıkça anlıyoruz, fark ediyoruz bunu. Tıpkı yeni arkadaş olduğumuz birisinin bilmediğimiz bir yönünü görünce şaşırmamız gibi. Dikkat ettiyseniz Karsten ilk sahnede bile avukata karşı kendisini hiç savunmuyor, babası onu savunuyor. Daha sonra da babasına ve annesine korktuğunu ve hatta suçlu olduğunu itiraf ediyor ve bunu kabulleniyor. Babası ise hala ona suçlu olduğuna kendisini inandırmamasını aşılamaya çalışıyor. Bir sonraki sahnede ise Karsten kiliseye gidiyor. Ama ordan da dışlanıyor.

Sonra da kendini dağlara vuruyor…

Evet, dağa çıkıyor, kendisiyle yüzleşiyor ve hatta arkadaşına pişmanlıklarını dile getiriyor. Biriktirdiği öfkeyi intikama dönüştürdüğü yerse ölen kadının kocasının da suçlu olduğunu ama tüm suçu ona yıktığını gördüğü sahne. Dolayısıyla bütün bu söz ettiklerinizi yaptıktan ama hala affedilmedikten sonra gönül rahatlığıyla intikam alıyor. Belki de bu yüzden bizler de onun tarafına geçmesek de onu anlayabiliyoruz.

DÜZEN VE SİSTEM HER ŞEYİN ÜZERİNDE

Avrupa sinemasında stratejik zamanlarda alınan kararları, verilen hükümleri konu etme yönünde bir eğilim var sanki. Force Majeure tamamen bunun üstüneydi; Leviathan yine yakın tarihli bir örnek. Toplumsal bir suçluluk hissi ya da vicdan azabından kaynaklanıyor olabilir mi?

‘Leviathan’ bana göre Rusya'yı ve oranın çürümüşlüğünü oldukça sert eleştiren bir film. Almanya’nın geçmişi malum. Tarihe mal olmuş bu suçun ardında sistematik şekilde işleyen bir organizasyon var. 'Ansızın’da da anlatmak istediğim bu. Ne olursa sistem olsun hiç bozulmuyor. Bir kadın ölüyor ama onlar hep birlikte aynı saatte masaya oturuyorlar ve şerefe diyerek afiyetle yemeklerini yiyorlar, düzen asla bozulmuyor, asla aksamıyor. Düzen ve sistem her şeyin üzerinde.

Bu bana biraz Avrupalılık’ın lüksü gibi de geliyor. Türkiye’de geçim sıkıntısı üstüne film çekilirken (sizin ‘Köprüdekiler’ mesela) Avrupa’da vicdan hesaplaşmalarına dönülüyor. Dertleri birbirine uzak iki dünya mı var?

Ülkelerin ve kültürlerin farklılığına bağlı olmayan durumlar üstüne kuruyorum filmlerimi. Kurduğum durumlar her ülkede geçerli olabilecek sınıfsal zıtlıklar, bireysel dertler üstüne!

BAYRAK VE HAÇ

‘Ansızın’ı neden ufak bir Alman kasabasında çektiniz? Kasabanın rolü nedir filmde?

Filmin görüntü yönetmeni Emre Erkmen ile Karsten’ın iç dünyasını ve kendisini nasıl sıkışmış hissettiğini en iyi nasıl gösterebileceğimizi senaryo aşamasından beri düşünüyorduk. Çevresi dağlarla kaplı bir mekânın iyi sonuç vereceğini düşündük.

Daha sonra gökyüzünü olabildiğince göstermemeye çalıştık. Dağların ve ormanların uçsuz bucaksız uzanmasıyla ufkun görünmediği, karakterlerin de geleceklerini göremedikleri bir anlayışta karar kıldık.

Tek bir sahnede değişiyor bu durum…

Evet, Karsten filmin ortasında bir kaçış noktası olarak dağın tepesine çıktığında bir ferahlık oluyor. O tepeden aşağı, yaşadığı kasabaya baktığında toplumdan kendini ne kadar dışlanmış hissettiğini anlıyoruz. Dağın tepesinde bayrak ve haç dikili, yani sistemin en önemli iki temsilcisi. Karsten etrafında kimse olmamasına karşın bayrak ve haçla temsil edilen yaşadığı kasabaya sessizce küfrederken bir yandan da yine de bayrak ve haçı arkasına alıyor.

5800e11667b0a902c47e1436

ALMANLARA NEYİN ALMAN OLDUĞUNU ANLATAN BİR FİLM

Bir-iki sahnede, yerli karakterlerinizi göçmenlere horgörülü bir tutumla resmetmişsiniz. Almanya’da, Avrupa’da bugün hâkim olan konu bu düşmanlık mı?

Olmaz mı, her tarafta gittikçe artıyor. Türkiye’de de yok mu sizce?

Var maalesef. Peki siz maruz kalıyor musunuz bu horgörülü tutuma?

Elbette vize alırken ben de yabancılar bürosunda zorluk çektim. Ama gündelik hayatta böyle bir şeyle karşılaştığımı hatırlamıyorum.

Yine de bu konuda Almanya’da büyük bir bilinç var ve ‘yabancı düşmanı’ damgası yememek için büyük bir çaba harcıyorlar. Berlin’deki son yerel seçimlerde çıkan tabloya karşı büyük bir korku ve tepki var.

Almanya’da epey övgü aldı film. Neye bağlıyorsunuz? Bir yaranın kabuğunu kaldırmış olabilir misiniz?

Die Zeit gazetesi, “Neyin tipik Alman olduğunu anlayabilmemiz için belli ki dışardan bir bakışa ihtiyacımız varmış” diye yazdı mesela. Kendilerini sinema perdesinde çıplak bir şekilde gördüklerini söylüyorlar. Gücü ve itibarı korumanın nasıl miras kaldığından, rahatı yerinde olan orta sınıfın gerçek yüzünün ortaya çıkmasından bahsediliyor. Bir de ‘film noir’ türünde çok örnek olmadığından, böyle bir şeyin nerdeyse Heinrich Böll’ün kitabından ancak çıkabileceğinden söz ediliyor.

Söyleşi: Yenal Bilgici

Ansızın filminin yönetmeni Aslı Özge röportajı,

Yorum Yaz