Menü İcon

Ahmet Ümit: Zulümden Kurtuluşun Adresi Paris

Paris’ten yola çıkıp, bir devre damga vuran İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin serpildiği Balkanlar’ı adımladım. Selanik, Ohri, Resne ve Manastır. Kendisi de cemiyetin bir üyesi olan yeni roman kahramanım Şehsuvar Sami’nin peşinde bir dedektif gibi dolaştım.

Röportaj Gazetesi

Ahmet Ümit: Zulümden Kurtuluşun Adresi Paris

Paris’ten yola çıkıp, bir devre damga vuran İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin serpildiği Balkanlar’ı adımladım... Selanik, Ohri, Resne ve Manastır... Kendisi de cemiyetin bir üyesi olan yeni roman kahramanım Şehsuvar Sami’nin peşinde bir dedektif gibi şehir şehir dolaştım. Buralarda heyecanlandım, büyülendim ve her adımda kahramanımın ne hissettiğini anlamaya çalıştım.

İster yazın, ister okuyun her roman bir yolculuktur aslında. Hem mekânsal, hem düşünsel hem duygusal bir yolculuk. Ama eğer o romanın yazarı sizseniz daha roman ortada yokken başlar bu seyahat. Hele bir de romanın hikâyesi hiç tanımadığınız ülkelerde, şehirlerde geçiyorsa kelimenin hakiki anlamında bir gezi yapmanız zorunlu hale gelir. En azından benim için böyledir bu. Anlatacağım şehirleri görmeden, sokaklarında dolaşmadan, rüzgârını hissetmeden, suyunu içmeden, yemeğini yemeden, insanlarıyla konuşmadan kaleme dökmem mümkün değildir. Ama yazmakta olduğum roman bugüne dek yazdıklarım içinde en fazla seyahat yapmamı gerektiren kitap oldu. Roman, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemini belirleyen bir örgütü, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni eksen alıyor. Paris’e gidip yazar olmayı düşleyen kahramanım Şehsuvar Sami ansızın kendini İttihatçıların arasında buluyor ve devrim rüzgârına kapılarak bambaşka bir kaderi yaşamak zorunda kalıyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti, 1889’da İstanbul’da kurulmuş ama Paris, Manastır ve  Selanik gibi şehirlerde önemli faaliyetler yürütmüştür. Hal böyle olunca, bu şehirleri gezmek de bize farz oldu.

Zulümden Kurtuluşun Adresi Paris

İlk durağım Paris oldu. Çünkü Sultan Abdülhamit’in zulmüne uğrayan aydınların nefes alabildikleri yer, o zamanlar şiirin, aşkın ve devrimin başkenti olan Paris’ti. Gerek Genç Osmanlılar gerek Jöntürkler, gerekse onların ardından gelen İttihatçılar Paris’teki Latin Mahallesi civarında kalmışlardı. Fakat aradan geçen yüz küsur yıl, Osmanlı aydınlarından geriye pek fazla bir iz bırakmamıştı. Jön Türklerin Bonapart Sokağı 25 numaradaki lokalinin bulunduğu binayı buldum. Aradan geçen onca zamana rağmen sokağa girdiğimde içimi kaplayan heyecana engel olamadım. Binanın önüne geldiğimde, sanki kapı açılacak ve karşımda şık giysileri, kırçıl sakalıyla İttihatçıların ideoloğu olan Ahmed Rıza’yı görecekmiş hissine kapıldım. Ahmed Rıza yıllarca bu binada çalışmış, Meşveret dergisini bu binada çıkarmıştı.

Bonapart Sokağı’ndan sonra yönümü tarihi Sorbone Üniversitesi’ne çevirdim. Çünkü üniversitenin önündeki küçük meydanda hem Ahmed Rıza’ya hem de İttihatçılara ilham vermiş, pozitivist felsefenin kurucularından Auguste Comte’un heykeli yer alıyordu. Müşterisi öğrencilerden oluşan kafelerden birine oturup bu büyük felsefeciyi yâdettikten sonra, üniversitenin önündeki dar sokaktan yukarı doğru yürüdüm. Evet, belki de Paris’te İttihatçıları en çok etkileyen binaya gidiyordum. Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik idealini, yani aydınlanma düşüncesini yaratan adamların mezarlarının bulunduğu Pantheon’a... Sadece Fransız değil, bütün dünya kültürüne katkıda bulunmuş Voltaire, Jean-Jacques Rousseau, Émile Zola gibi düşün ve sanat adamları bu görkemli binanın huzur dolu zemin katında sonsuz bir uykuya dalmışlardı.

Paris’e kadar gelip gençliğinde İttihatçıların etkisinde kalan şair-i âzâm Yahya Kemal’i anmamak olmazdı. Onun uğrak yerlerinden ve bugün de masalarından birinde adının yazılı olduğu Montparnasse Bulvarı’ndaki "La Closerie des Lilas"a yollandım. Müdavimleri arasında Paul Cézanne, Théophile Gautier, Modigliani, Tristan Tzara gibi sanatçıların bulunduğu kafede oturarak, şairimizin Paris’te yaşadığı günlere okkalı bir selam yolladım.

Başta da söylediğim gibi İttihat ve Terakki’nin İstanbul dışındaki şehirlerdeki macerası Paris’ten ibaret değildi. Kıvılcım Paris’te çakılmış olsa da devrimin merkezi Selanik olacaktı. 1889 yılında kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti gerçek gücüne 1907 yılında ulaşacak, Paris’teki Ahmed Rıza’nın yönettiği cemiyet, Selanik’te Talat Bey’in kurduğu örgütle birleşerek iktidarı değiştirebilecek bir konum elde edecekti.

Özgürlük ve Adaletin Kenti Selanik

Selanik, Osmanlı İmparatorluğu’nun en kozmopolit şehirlerinden biriydi. Çok dilli, çok dinli, çok kültürlü bu şehir aynı zamanda özgürlük hareketinin en gelişkin olduğu yerdi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin üyeleri, bugün şehrin simgesi olmuş Beyaz Kule karşısındaki bahçelerde bir araya geliyor, Osmanlı’nın farklı uluslarının desteğini kazanıyordu. Büyük İskender’in kız kardeşi Thessalonike adına kurulan bu iki bin küsur yıllık şehir, 1908 yılında devrimin başkentine dönüşmüştü. Olimpos Meydanı’ndan Özgürlük Meydanı’na kadar farklı dinlerden, farklı dillerden, farklı kültürlerden insanlar hep bir ağızdan hep aynı sloganı haykırıyorlardı: Özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet.

Durum böyle olunca benim roman duraklarımdan biri de elbette Selanik olacaktı. Selanik tepelerindeki tarihi Roma surlarından şehri seyretmek, İmparator Galerius Maximianus’un yaptırdığı şahane kemeri görmek, yine aynı imparatorun mezar anıt olarak yaptırdığı Rotonda’yı gezmek, ama daha önemlisi bir zamanlar İttihatçıların toplandığı Beyaz Kule çevresini adımlamak benzersiz bir keyif veriyordu. Çünkü romanımın kahramanı Şehsuvar Sami de bu sokakları arşınlamış, bu dar sokaklardan birindeki tarihi binada, bayrak, silah ve Kuran üzerine yemin ederek İttihat ve Terakki’ye üye olmuştu. 1908 devrimini bu şehirde yaşamış, hatta 1909 yılındaki 31 Mart isyanından sonra, Abdülhamit’in tahttan indirilmesi ve Selanik’e sürgüne gönderilmesinin bizzat tanığı olmuştu. Romanımda Abdülhamit’in Selanik’te sürgün olarak yaşadığı Alatini Köşkü’nde geçen bir bölüm vardı. Dolayısıyla bugün Makedonya Valiliği olarak kullanılan Alatini Köşkü’nü ziyaret etmek de kaçınılmaz olmuştu. Alatini Köşkü’ne adeta bir dedektif gibi sızarak, bahçesini, odalarını tek tek dolaştım, 1912 yılında Selanik düşene kadar burada yaşayan sultanın neler hissettiğini anlamaya çalıştım.

Ohru, Resne ve Manastır Dağlarından Meşrutiyet'e

Selanik, bizim Şehsuvar Sami için en önemli şehirdi, burada doğmuş, burada âşık olmuş, Meşrutiyet hareketine burada katılmıştı ama onu cemiyette etkili bir fedai haline getirecek olay Manastır’da gerçekleşecekti. Aslına bakarsanız Meşrutiyeti ilan ettirecek olaylar zinciri de Ohri, Resne ve Manastır dağlarında başlayacaktı.

Dolayısıyla benim gezi rotam da Ohri, Resne ve Manastır yönüne çevrilecekti. Hiç abartmadan söyleyebilirim ki bu bölge bir yeryüzü cenneti güzelliğinde. Özellikle de UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası listesine giren Ohri Gölü ve çevresi mutlaka görülmeli. Neyse biz romanımıza dönelim. Evet, 1908 yılının yaz aylarında Resneli Ahmed Niyazi adında bir kolağası, emrindeki birlikle dağa çıkar. Amacı bir an önce Meşrutiyet’in ilan edilmesi, 1878 yılında rafa kaldırılan anayasanın yeniden yürürlüğe konulmasıdır.

Bu isyan Abdülhamit’i korkutur, derhal kendisine sadık Arnavut Şemsi Paşa’yı isyanı bastırması için Manastır’a yollar. Ama Şemsi Paşa geldiği Manastır’da Drahor Nehri kenarında Mülazım Atıf tarafından vurularak öldürülür. Böylece karşı devrim bastırılır. Resneli Niyazi ve İttihatçılar amaçlarına ulaşır. 23 Temmuz 1908’de Manastır’da, Selanik’te ve 24 Temmuz’da ise İstanbul’da Meşrutiyet ilan edilir.

Meşrutiyet’in ilan edilmesine sebep olan isyanın gerçekleştiği dağları görmek için Ohri’den Resne’ye doğru bir yolculuk yaptım. Her yanı sık ağaçlarla kaplı kırk kilometrelik bu yolda giderken özgürlük için dağa çıkan askerlerin duygu ve düşüncelerini kafamda canlandırmaya çalıştım. O günden bu yana ülkemizde nelerin değiştiğini, nelerin değişmediğinin kısa bir muhasebesini yaptım. Dürüst olmak gerekirse, pek de umut verici sonuçlara ulaşmadığımı söylemeliyim.

Ama Resne’ye vardığımda hoş bir sürpriz bekliyordu beni. Resneli Ahmed Niyazi’nin konağı olduğu gibi duruyordu. Makedonya yönetimi kültür sanat merkezi yapmıştı bu görkemli konağı... Resneli Niyazi’nin hatırasına bir fotoğraf çektirmeden geçemedim.

Romanım için yaptığım gezi elbette burada sonlanmıyor, hikâyenin İstanbul ayağını yazmadım. Evet, romandaki ikinci şehir İstanbul, o zamanki ismiyle Dersaadet. Belki başka bir yazıda romanımızın Dersaadet’te geçen bölümlerini de anlatırım. İster romanda, ister gerçek hayatta olsun hiçbir zaman seyahatsiz kalmamanız dileğiyle...

Söyleşi: Hürriyet Gazetesi

Yazar Ahmet Ümit,

Yorum Yaz